Bilim Felsefesi

Nedensel Kapalılık ve Bilime Yansımaları

Bu yazıyı 12 dakikada okuyabilirsiniz.


Bilimin temel fonksiyonu, doğadaki nesneler ile oluşumlar arasında bulunan neden-sonuç ilişkilerini deneyler vasıtasıyla ortaya çıkarmak ve bu ilişkileri yasalar halinde formülize etmektir. Bu fonksiyonunu yerine getirirken de doğal olayları incelediğinden ve onlara ilişkin doğal nedenleri öne sürdüğünden emin olmak zorundadır (ya da zorunda bırakılmıştır). Ayrıca kendi içinde tutarlılığını sağlayabilmek adına ortaya attığı doğal nedenlerin açıklama için yeterli ve güvenilir olduğunu kabul etmek durumundadır.

Nedensel kapalılık (causal closure) ise bütün fiziksel olayların(sonuçların) neden veya nedenlerinin yalnızca fiziksel nedenler olmak zorunda olduğu[1],[2], fizik alanda incelenen bir olayın kökenine, asıl sebebine inildiğinde fizik dışı-doğa üstü bir alana varmanın mümkün olmadığı veya materyal(fiziki-doğal) bir olayın materyal olmayan(fiziksel olmayan-doğa üstü) bir sebebe dayandırılamayacağı[3] şeklinde tanımlanmaktadır. Her ne kadar bilimdeki doğal neden arayışı ve vurgusu, nedensel kapalılıktaki fiziki-doğal neden kavramıyla bire bir özdeş olmasa da bilim, nedenselliği büyük ölçüde fizikalizm/materyalizmin kabul ettiği şekilde (yani nedensel kapalılık gözlüğüyle) ele almaktadır2 ve bu yaklaşımının sonuçlarını aşağıdaki şemaya aktarmış bulunuyoruz.


F: Fiziksel Neden, NF: Fizik Üstü Neden. Günümüze kadar bilimin felsefi metodolojisi olarak kabul edilegelen metodolojik natüralizmin nedenselliğe yaklaşımı, fizikalizmle hemen hemen aynıdır ve nedensel kapalılığı, doğal olayların yalnızca doğal nedenlerle açıklanabileceğini kabul etmektedir.[4]

Bilim felsefesi tarihine bakacak olduğumuzda klasik nedenselliğin farklı bilim adamlarında farklı derecelerle olmakla birlikte özellikle son iki yüzyıla kadar yaygın biçimde kabul edildiğini görebiliriz. Klasik nedensellik, Leibniz gibi deterministik-mekanistik felsefecilerde adeta bütün evreni kaplayacak, ondaki tüm fiziki olayların yalnızca fiziki varlıklar tarafından meydana getirilebileceğini savunacak bir derecede baskınken Newton, Robert Boyle gibilerinde gözlemlenen birçok olayda doğaüstü müdahaleyi kabul edebilecek kadar esnekti[1]. Buna karşın D. Hume’un nedenselliğe tümevarım problemi açısından getirdiği eleştiri, klasik nedenselliğin kabuk değiştirip fizikalizme dayanarak nedensel kapalılık haline gelmesini netice vermiştir. Bu eleştirinin ikinci bir sonucu ise nedenselliğin mutlak kesinliğini kaybedip olasılıkçı bir temelde savunulması olmuştur. Şimdi isterseniz, söz konusu bütün değişimlerin ne anlama geldiklerini ve batmakta olan “nedensellik gemisi” ni kurtarıp kurtaramadıklarını birlikte irdeleyelim. 


Aslında farklı nedensellik akımlarına karşı objektif, tarafsız bir tutum içerisinde bulunması gereken muasır bilim felsefesi, okasyonalizm gibi bazı “kendisine uymayan” akımları dışlayabilmektedir.

“Nedensellik Gemisi” Su Alıyor: Beklenti Alışkanlığı ve Tümevarım Problemi

Klasik nedensellikte olguların sürekli olarak birbirini takip etmesi, başka bir deyişle A olayının sürekli B olayınca izlenmesi, B’nin A’nın nedeni olarak kabul edilmesi için yeterli görülür. Buna göre tümevarımsal şekilde, farklı zaman ve mekanlarda önce A olayının sonra ise B olayının meydana geldiklerinin ayrı ayrı gözlenmesi, “A olayının B olayınca takip edilir bir olay olduğu” şeklindeki genellemeye bizi götürebilir.

Daha iyi anlayabilmek için difüzyon yasasını ele alalım. Bu yasaya göre birbirinden zar benzeri yapıyla ayrılmış iki farklı ortam arasında X molekülünün konsantrasyon, derişim farkının oluşması (A olayı) X molekülünün konsantrasyonunun fazla olduğu yerden az olduğu yere geçmesi (B olayının) nedenidir. Çünkü her ne vakit konsantrasyon farkı oluşmuşsa molekülün bir ortamdan diğerine difüze olduğu müşahede edilmiştir. Buradan hareketle yani gözlemlediklerimizden yola çıkarak gözlemlemediğimiz olaylar için de difüzyon yasasının gerçekleşeceği tahmininde bulunmamız tümevarımsal bir çıkarım olmaktadır.

Peki, klasik nedensellikte olduğu gibi gözlemlediklerimizden hareketle gözlemlemediklerimiz hakkında kesin, mutlak, zorunlu yargılara varmamızın mantıki bir temeli var mıdır? Yoksa Hume’un da değindiği gibi olayların tekrar etmesi, zihinlerimizin alışkanlık sonucu aynı türden olayların tekrar edeceği beklentisi içine girmesine mi yol açmıştır?[5] Hakkında ne kadar çok gözlem yaparsak yapalım, inceleyemediğimiz alanlarda dahi konsantrasyon farkı olduğunda difüzyonun gerçekleşeceğini kesin biçimde söylememiz mümkün değildir, sadece tecrübelerimiz sonucu onun gerçekleşeceği beklentisi içine girebilmekteyiz.[6] Halbuki tecrübelerimiz yalnızca olayların ne şekilde gerçekleşeceğini betimleyebilmekte onların nasıl olup da var olabildiğini açıklayamamaktadır. Ayrıca beklentilerimizin, ülfet perdemizin dış dünyadaki gerçeklikle aynı olduğunu iddia etmek için de hiçbir gerekçeye sahip değiliz.

Dolayısıyla klasik nedenselliğin dayandığı tümevarımın var oluşsal-mantıki bir temele dayanmadığını alışkanlıklarımızdan doğan beklentilerimizin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Deney ve gözlemlerimizin nedenselliği kanıtladığı şeklindeki bir teze karşı cevabımız ise gözlemlerimiz sonucu varabildiğimiz tek şeyin “olayların değişmez birlikteliği” olduğu, fiili olarak gördüğümüzün şeyin “A olayında B sonucunu zorunlu olarak ortaya çıkardığı varsayılan üretken güç” olmadığı, yalnızca ikisinin ardışık olarak meydana geldiğidir.[7]

Karl Popper’ın da işaret ettiği gibi nasıl her ne kadar beyaz kuğu görürsek görelim bütün kuğuların beyaz olduğunu iddia etmemiz mümkün değilse öyle de difüzyon olayını ne kadar gözlemlersek gözlemleyelim difüzyonun bütün aynı koşullarda aynı biçimde meydana geleceğini iddia etmemiz mümkün değildir. Belki de buna dayanarak Popper, tümevarımın bir mit olduğunu, bilimin tümdengelime dayanması gerektiğini savunmuştur.[8]

Russell’dan Nedenselliğe Can Simidi: Kesinliğe Yaklaşan Nedensellik

Kesinliğe yaklaşan nedensellik veya modern bilimdeki karşılığı olasılıkçı nedenselliğe göre hiçbir nedensellik ilişkisinin kesinliğinden, yüzde yüz gerçekleşeceğinden emin olunamaz. Nedensellik yasalarında, mesela güneş ışığının gelmesiyle birlikte fotosentezin gerçekleşmesi  veya konsantrasyon farkı oluştuğunda moleküllerin difüze olması gibi durumlarda, nedenler(A‘lar) ile sonuçların(B’ler) birlikte meydana gelişlerinin sayısı arttıkça herhangi bir A ve B ikilisinin her zaman birlikte bulunma ihtimali de yükselir.[9] B. Russell bu düşünceyi şöyle ifade eder “Aynı koşullar altında A ile B’nin yeter sayıda birlikte bulunmuş olmaları, A’nın her zaman B ile birlikte bulunmasını hemen hemen kesinleştirir ve bu genel yasayı sınırsız olarak kesinliğe yaklaştırır.”

İsterseniz, söz konusu fikri etraflıca anlayabilmek için bir düşünce deneyine başlayalım. Güneş ışınlarının gelmesiyle (A olayı, neden) bitki hücrelerinde fotosentez reaksiyonların meydana gelmesi (B olayı, sonuç) arasındaki ilişkinin kesinliğe yakın bir nedensellik ilişkisi olup olamayacağını inceleyelim. Bu takdirde yapmamız gereken şey, aynı koşullar altında (sıcaklık, pH, su miktarı vs.) güneş ışınlarının gelmesi ile fotosentezin birbirini takip edecek biçimde hangi sıklıkla oluşup oluşmadığını gözlemlemektir. Dünya’nın farklı yerlerinde yaptığımız bu deneyin sonuçlarını da bir tahtaya aktaralım ve iki olayın birlikte görüldüğü, korelasyon gösterdiği durumlarda “Olasılıkçı Nedensellik” in altına bir artı atalım. Russell ve onun gibi düşünenlerin savunacağı tez şu olacaktır “Her ne kadar deneyimizi sonsuza kadar sürdüremesek milyonlarca sonucun ortak olarak gösterdiği husus, neredeyse kesin olarak(belki %99,99..) güneş ışığının fotosentezin nedeni olduğudur. Çünkü her ne vakit güneş ışınları hücreye ulaşmışsa fotosentez reaksiyonları vukua gelmiştir.” Fakat düşünce deneyimizde eksik bir nokta bulunmaktadır; o da bu iki olayın birlikte görüldüğü herhangi bir durumu olasılıkçı nedenselliğin hanesine artı olarak geçirip geçiremeyeceğimizdir.

Gerçekten de eğer, söz konusu ardışıklığın tespit edildiği her durumu onların hesabına pozitif bir sayı olarak ekleyebiliyorsak nihayette varacağımız sonuç, güneş ışığının fotosentezin nedeni olduğudur. İşte tam bu noktada, bizim “adet olarak nedensellik” ismini verdiğimiz görüş devreye girer ve şunu ileri sürer “Artı olarak sandığınız A’nın B tarafından izlendiği olayların her biri bizzat doğa üstü bir İrade’nin ikisini sürekli ardışık(mukarin) biçimde meydana getirmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Dolayısıyla kesinliğe yaklaşmayı bırakın %50 olasılığa dahi varamazsınız”  


Yukarıdaki düşünce deneyine benzer biçimde adet olarak nedensellik, deney ve gözlemlerle herhangi bir zorunlu-kesinliğe yakın nedensellik anlayışının ispatlanamayacağını savunur ve deneylerde görebildiğimiz tek şeyin olayların birbiri ardı sırasınca gelmesi olduğunu, yoksa aralarında varsayılan zorunlu ilişkinin tespit edilemeyeceğini belirtir.

%50 olasılık nedenselliğin var ya da yok olduğu konusunda kesin bir şüphede kalmayı ifade eder. Öyleyse nedenselliğin[10]kökeninin doğal, olasılıksal mı yoksa doğayı aşkın, Âdetullah mı olduğuna nasıl karar verebiliriz? Bu soruya yazı serimizin 6.sında daha detaylı cevap vermeye çalışmakla birlikte şimdilik “sonuçların nedenler tarafından meydana getirilebilecek nitelikte olup olmadığını” veya “sonuçların nesnelere özellikler atfederek izah edilip edilemeyeceğini” sorgulamanızı tavsiye ediyoruz.

Nedensel Kapalılık ve Onun Ürettiği “Zan”lar

Fiziksel olayların yalnızca fiziksel nedenleri olabileceğini savunan nedensel kapalılığın dayandığı temel argüman etkileşim-itme argümanıdır (pushing argument).[11] Bu argümana göre yalnızca doğayı içkin maddeler birbiriyle etkileşime girebilir: doğa üstü bir varlığın onlarla etkileşimi, aslında o varlığın da maddi olmasını gerektireceğinden mümkün değildir. Halbuki doğada gördüğümüz tekdüzeliği sağlayabilmek için varlıkların değişime uğraması gerekir, bu değişimi yapabilecek olansa sadece fiziki-maddi boyutu olan nesnelerdir.

Ülfete, olayların işleyişini hep fiziki etkileşimler üzerinden gözlemlemeye dayanan bu zan, Russell’da şöyle karşılık bulur ”Yaratan fizik yasalarına tabi midir, yoksa değil midir? Eğer değilse hiçbir fiziksel nedensellik yasası ona sebep olamayacağından, fiziksel olgulardan çıkarsanamaz; eğer tabiyse de termodinamiğin ikinci yasasını ona uygulamamız ve onun da çok uzak bir zamanda yaratılmış olduğunu varsaymamız gerekir.”[12]

Söz konusu argümanın problemli yönlerinden birincisi, bizi, hakkında doğrudan gözlem ve bilgi sahibi olmadığımız bir alan (doğa üstü) hakkında hüküm vermeye zorlamasıdır. Beş duyu organımız aracılığıyla beynimizde elde ettiğimiz algılar, yalnızca maddi-doğal olan uyaranlara yöneliktir. Dolayısıyla eğer doğa üstünün doğal olan üzerinde herhangi bir etkisi varsa bunun doğal-doğal etkileşiminde olduğu gibi fiziksellik-maddilik gerektireceği iddiasını ispatlamak mümkün değildir, çünkü doğa üstü hakkında doğrudan, yani gözlem ve algılarımızla bilgi edinmemiz mümkün değildir.

Hiç bilmediğimiz alanda yaptığımız yorumlar genelde yanlışlarla ve hatalarla dolu olur: Bir doktor lisede fizik eğitimi almış olsa da uzay mühendisliğiyle ilgili “Bu uydunun şu özelliği şöyle olmalı” tarzında öne atacağı herhangi bir fikir çok büyük ihtimalle hatalı, büyük ihtimalle de tamamen yanlış olacaktır. Halbuki bu örneğimizde tamamen bilgisiz birinden de bahsetmiyoruz: İş doğa üstü alana gelince onun hakkında tamamen bilgisiziz, çünkü onu doğrudan algılayamıyoruz. Yalnızca onun hakkında kesinliğinde şüphe olmayan çıkarımlarda bulunabiliriz, yoksa o alanın doğal alana nasıl tesir ettiğini görebilmemiz imkansızdır.

Etkileşim argümanının ikinci sorunlu yönü doğal varlıklar için geçerli olan fizik yasalarına tabi olmanın Tanrı için de bir zorunluluk olduğunu, fiziksel olanda meydana getirdiği tesirler için onunla maddi temas kurmak zorunda olduğunu iddia etmesidir. Fizik yasalarına tabi olmak ise değişime maruz kalmaktır ki bütün bu acziyet gösteren sıfatların Allah için düşünülmesi mümkün değildir. Kelam ilminden ilhamla[13] konuya yaklaşacak olduğumuzda nesneleri doğa yasalarıyla betimlenebilen bir düzenle hareket ettirmekte olan bir Zat’ın kendisinin hareketsiz, değişimsiz, fizik yasalarına göre halden hale değişmeyen olması gerekir.

Bu gerekliliği basit biçimde kendi hayatımızdaki tecrübelerimizden çıkarsayabiliriz: Eğer birçok topu aynı anda hareket ettirip etrafımızda döndürmek istiyorsak kendimizin onlara nispeten hareketsiz, sabit durması gerekir. Aynı şeyi güneş sistemi ve onlara bağlı gezegenler için de düşünebiliriz: Etrafındaki gezegenlerin aksine Güneş, kendisi oldukça sabit görünmekte ve hareketliliği yalnızca özel teleskoplarla kaydedilebilmektedir. Maddi olan şeyler için dahi hareket kaynağının değişime, dönüşüme tabi olması bir zorunluluk değilken maddeden münezzeh bir Varlık için nasıl böyle bir zorunluluk iddia edilebilir ki?

Argümanın tespit edebildiğimiz üçüncü ve aslında kendisinin bizzat kökenlendiği anlayış, maddi varlıkların kendilerine ait, zorunlu ve sınırsız biçimde kendiliğinden devam edecek biçimde varlıklarının olduğu zannı, varsayımıdır. Yazımızın başında verdiğimiz difüzyon örneğiyle konumuzu nihayete erdirelim. Nedensel kapalılığa göre difüzyon olayında moleküllerin belirli bir düzene uyacak biçimde bir ortamdan diğerine akması yalnızca onların rastgele termal hareketleriyle mümkündür. Başka bir deyişle moleküllerin düzenlenmesi, yalnızca onların bünyelerindeki termal enerjinin sonucu yaptıkları rastgele hareketlerle açıklanabilir, çünkü bu hareketlilik fiziki olanının düzenlenmesi için elimizde olan tek fiziki etkendir. Açıklamaya getirilen bu kısıtlamanının bir nedeni de yukarıda saydıklarımızla beraber maddi nesnelerin, örneğimizde difüze olan moleküllerin, sabit ve kendiliğinden varlıklarının olduğu varsayımıdır.

Oysaki eğer maddeler her an varlık sahnesinde tutulmaya muhtaç şeylerse, bu takdirde difüze olmadan önceki hallerinden difüze olduktan sonraki hallerine geçmeleri için fiziki etkileşimlerle düzenlenmeleri zorunluluğu ortadan kalkar. Basit biçimde, üst üste çekilen iki fotoğrafta nasıl elektronlar farklı farklı görsel kalıplara dökülüyor ve böylece birbirinden ayrı görüntüler meydana gelebiliyorsa öyle de moleküllerin de birbirinden farklı ilim kalıplarına göre her an için birbirinden bağımsız olarak var edildiklerini[14] ve böylece bizim gözlemleyebildiğimiz farklı düzen koşullarının (difüzyon öncesi ve difüzyon sonrası) meydana gelebildiğini düşünebiliriz.


Eğer varlıklar ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi moleküller, sürekli olarak birbirinden bağımsız biçimde farklı kalıplarda var ediliyorlarsa bu takdirde onları bir düzene sokmak için fiziksel temasta bulunulması gerekliliği ortadan kalkmaktadır.

Bütün bilim ve felsefe dünyasının yüzlerce yıldır tartışmakta olduğu nedensellik konusu elbette sadece bu yazıda belirttiklerimize münhasır kalamaz. Yazı boyunca asıl amacımız ise ilgili konudaki tüm görüşleri ortaya koyup mercek altına almak değil, belli temel başlıkları ele alıp bazı görüşlerin diğer bazı görüşlere sırf natüralistik felsefe uğruna nasıl feda edilebildiğini, ötekileştirilebildiğini sizlere sunmaktı. Yazı serimizin bir sonraki parçasında ise empirizmi incelemeye çalışacağız.


[1] Papineau, David, “Naturalism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2020 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/sum2020/entries/naturalism/&gt;.

[2] Stoljar, Daniel, “Physicalism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2017 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/win2017/entries/physicalism/&gt;

[3] Wachter, Daniel Von, Why Argument from Causal Closure against the Existence of Immaterial Things is Bad? (Koskinen, H.J, Vilkko, R, Philström, S, 2006, Science – A Challange to Philosphy?- Frankfurt/M, Peter Lang, 113-124 p.

[4] Adet olarak nedensellikte (Âdetullah) ise klasik-zorunlu nedensellik kavramı reddedilir. Sebep-sonuç ilişkisi, sebeplerin sürekli ve belirli hikmetlere bağlı sonuçları takip etmesi ve bu takibin herhangi bir zorunluluktan değil de “İlahi irade” nin hep aynı adet üzere icraat göstermesinden kaynaklanması şeklinde tarif edilir.

[5] D. Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir soruşturma (cev. O. Aruoba), s. 51-61

[6] Uyanık, Mevlüt . “Tümevarım Meselesi -İbn Sînâ Merkezli Yeni Bir Okuma-“. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11 / 21 (Haziran 2012): 211 sayfa (Tümevarıma Yöneltilen Eleştiriler başlığı altında). https://doi.org/10.14395/jdiv86

[7] Yaldır H,Kiraz S, Nedensellik, Bilim ve Metafizik. Kaygı. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi. 2008; 0(11): 147 – 163.           

[8] Batak, K . “Bilim Türnevarım Kaynaklı mıdır ya da Türnevarım Diye Bir Şey Var mıdır? -Karl Popper’in Türnevarım Eleştirisi-“. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 0 (2014 ): 237-246

[9] Özüaydın Coşkun, Bergen, Post hoc ergo propter hoc’un sonu: Güneş yarın da doğacak mı? , Felsefelogos, 2016/1, 130.sayfa

[10] Not: Nedenselliğin burada kullandığımız anlamı, nedenleri sonuçların doğurduğu, icad ettiği şeklindeki anlamı değil, “olayların sürekli olarak birbirini takip etmesinin, düzenin”  karşılığı olan anlamıdır.

[11] Schaffer, Jonathan, “The Metaphysics of Causation”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/fall2016/entries/causation-metaphysics/&gt;.

[12] Bertrand Russell, Bilimsel Bakış, Bilim ve Din, Say Yayınları, 2.baskı (2019), sayfa 124.

[13] Said Nursî, Lem’alar, 30.Lem’a, 6.Nükte, 4.Şua

[14] Said Nursî, Lem’alar, 30.Lem’a, 4.Nükte, Dördüncü İşaret, İkinci Nokta



Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s