Kitap, Tiyatro, İNCELEMELER

Vatan yahut Silistre

Vatan Şairi Nâmık Kemal’in detaylı biyografisine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bu yazıyı 7 dakikada okuyabilirsiniz.


Sadece yazıldığı dönemde değil günümüzde de etkilerini sürdüren dört perdelik tarihi dram olan Vatan yahut Silistre, Nâmık Kemal’in İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu Mutasarrıfı olarak atandığı dönemde yazılmaya başlanmış ve 1 Nisan 1873 tarihinde Agop Efendi’nin Gedikpaşa tiyatrosunda ilk defa sahnelenmiştir. Oyunun ilk oynandığı gün izleyenler arasında Mustafa Fazıl Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Bereketzâde İsmail Hakkı Bey gibi ünlü isimler vardı. Sergilenen bu oyun, izleyenler tarafından coşkuyla karşılanmış ve iki gün sonra tekrar sergilenen ikinci oyunda bu coşku iyice katlanmıştır. Öyle ki halkın, “Yaşasın Vatan!” “Yaşasın Kemal!” “Yaşasın Vatanın Kemali” nidaları tiyatrodan sokaklara taşmıştı. İnsanları bu kadar coşkuya sevk eden Vatan yahut Silistre’nin konusu ise Kırım Savaşı esnasında gönüllü olarak cepheye giden İslam Bey ile sevdiğinin arkasından erkek kılığına girerek cepheye gönüllü olarak giden Zekiye Hanım’ın aşkıdır. İki gencin aşkını anlatmasının yanında cepheye gönüllü olarak giden İslam Bey’in yüreğindeki vatan ve millet sevgisi de Vatan yahut Silistre’yi etkileyici bir eser haline getiren diğer bir önemli husustur. Nâmık Kemal’in bu iki mühim duyguyu, bizlere, sanki cephedeymişçesine hissettirmesi eseri daha da çekici kılmaktadır.

Yazının bundan sonraki kısmı, roman içerisinde geçen çeşitli olaylar hakkında tat kaçıran (spoiler) içerebilir.

Aşk ve Vatan Sevgisi

Birinci perde birinci sahnede Zekiye Hanım odasında İslam Bey’i düşünmektedir. Tabii bu sahnede Zekiye Hanım’ın ikilem içerisinde kaldığı görülmektedir. Bir tarafta yıllar önce kaybettiği anne ve babasının hayali diğer tarafta ise ilk gördüğü andan itibaren tutulduğu İslam Bey… Zekiye Hanım bu sahnede hem kendini yargılıyor hem de İslam Bey’e duyduğu aşkı dile getiriyordu. Zekiye Hanım içindeki bu savaşı, annesinin daima babasını düşünmesi için açtığı zihninde bir başkasının gezmesi, daima onu sevmesi için terbiye ettiği gönlünde ise bir başkasının hüküm sürmesi şeklinde bizlere açıklamaktadır. Burada bir miktar da olsa o dönemin ahlaki durumuyla ilgili fikir sahibi olabiliriz. Nitekim sevdasının, ailesinin hatırasını unutturacak seviyeye gelmesi Zekiye Hanım için ciddi bir üzüntü ve hatta utanç durumu haline gelmiştir.

İkinci sahnede İslam Bey’in pencereden odaya girmesiyle ikili arasındaki aşk artık açığa çıkmıştır. İslam Bey, pencereden dinlediği Zekiye Hanım’a aynı hislerle karşılık vermişti fakat İslam Bey’in gönlünde bir büyük sevda daha yatmaktadır: Vatan. Her ne kadar Zekiye Hanım’a aşık olsa da her ne kadar onu gördüğünde gözkapakları bir kere yumulup açılıncaya kadar arada bütün ömrünün kaybolduğunu sansa da vatan için gitmek zorundaydı. Zekiye Hanım’ın, İslam Bey’in gitmesi hususundaki yorumu ise eser boyunca pek çok yerde göreceğimiz ölümü basitleştirme, önemsizleştirme düşüncesini de bizlere hissettiriyordu: Ömrümün her lezzetini kaybettikten sonra kara toprağın nesi var? Birkaç dakikalık can acısından mı korkacağım? İslam Bey ise geri adım atmayıp atalarının hiçbirinin rahat yatağında ölmediğini, hepsinin vatan uğruna, düşmanla çarpışarak şehit düştüğünden bahsederek kendisinin geri kalmasının, atalarına ve vatanına saygısızlık olacağını düşünmektedir. Hatta “Beni Allah yarattı, vatan büyüttü. Allah besliyor, vatan için besliyor! Ben doğduğum zaman açtım. Vatan karnımı doyurdu. Çıplaktım, vatan sayesinde giyindim. Vatanımın nimeti kemiklerimde duruyor. Vücudum vatanın toprağından, nefesim vatanın havasından… Ben şimdi vatan için ölmeyeceksem, niçin doğdum?” sözleriyle de vatan için can vermenin kendi açısından kutsallığını etkileyici bir biçimde bizlere aktarıyor. Ve şu sözüyle de aşkın ve vatan sevgisinin birbirinden ayrılamayacağını savunuyor: Ah, vatanını sevmeyen adamdan nasıl aşk beklersin? İslam Bey’in bu kararlılığından sonra Zekiye Hanım da artık kalması yönündeki ısrarını sonlandırıp vatan için ayrılığı göze alıyor. Zekiye Hanım’ın bu fedakarlığı karşısında İslam Bey’in etkilendiğini ve ona manevi bir güç verdiğini ise şu sözlerle anlıyoruz: Vatanda senin gibi bir kız görmek, sana sahip olmaktan da büyüktür. Emin ol düşman üzerime gülle değil, yanardağlar, kuyrukluyıldızlar atsa da ölmeyeceğim. İslam Bey ve Zekiye Hanım arasındaki bu konuşmadan sonra Nâmık Kemal, İslam Bey’in ağzından dönem eleştirisi yapar: Vatan… Erkeklerimizin hâlâ anlamını bilmediği kelime. Kadınlarımızsa adını da dahi duymamış… Hatta Nâmık Kemal ile birlikte yeni yeni edebiyatımıza giren vatanseverlik kavramına da yine İslam Bey’in ağzından şu şekilde bir atıf yapar fakat bu sefer düşüncelerine bir miktar kutsiyet de ekler: Memleketimizde bu vatanseverlik fikri, anne karnına yeni düşen çocuk gibi küçücük bir şeydir. Allah’ın adaletine yakışır mı seni beni bu dünyadan alarak o fikrin ve o fikir sahiplerinin varlığını anlamsız bırakmak! Estağfurullah! İslam Bey, vatan için çarpışmak ve şehit olmak duygusunu iyice şiddetlendirerek sözlerini şu şekilde bitirir: …ardımızda vatan yolunda ölmeyi bin yıl yaşamaktan daha hayırlı sayan çocuklar bırakacağız. Görürsün bak! Çok geçmeden beni karşında kurşun yarasından yapılmış rütbelerle süslü görürsün. İkili daha sonrasında bir süre daha konuşmayı sürdürüyor ve İslam Bey’in, Zekiye Hanım’a söylediği son söz şu oluyor: Yaşasın vatan!

Birinci perdenin dördüncü ve beşinci sahnesinde ise İslam Bey’in bölgedeki gönüllülere yaptığı konuşma esnasındaki “Beni seven ardımdan ayrılmasın!” sözü üzerine Zekiye Hanım da “Kendisinden ayrılmayı canından ayrılmayla bir tutan kadın aklına geldi mi?” diyerek ani bir karar alıp İslam Bey’in peşinden cepheye gitmek için hazırlanmaya başlar. Böylelikle birinci perde sonlanır.

İkinci perdede olay artık Silistre Kalesi’ne taşınmış ve Sıtkı Bey, Rüstem Bey, Abdullah Çavuş gibi karakterler de oyuna dahil olmuştur. Birlikler Silistre Kalesi’nde toplanmış ve kısıtlı teçhizatla düşman işgalini beklemektedir. Bu esnada kale komutanı Sıtkı Bey’in gözüne çocuk yüzlü bir gönüllü ilişir. Bu gönüllü erkek kılığında sevdiğinin peşinden giden ve Âdem ismini alan Zekiye Hanım’dı. Hatta kendisinin kaleden ayrılmasına izin verilmesi üzerine Sıtkı Bey’e söylediği “Ben size canımı vermekten söz ediyorum. Siz bana yaşımın küçük olduğunu söylüyorsunuz. Buraya adam öldürmek için mi geldiniz, ölmek için mi? Öldürmek için geldiyseniz beni de öldürün. Ölmek içinse, emin olun sizden daha kolay, daha rahat ölürüm.” şeklindeki sözleri de aşkı karşısında ölümü bir kere daha ayaklarının altına aldığını göstermektedir.

İkinci perde dördüncü sahnede Sıtkı Bey, aslında Ahmet Bey olduğunu ve askerlik mesleğinden nasıl atılarak tekrardan asker olduğunu anlatır. Ahmet Bey’in, dostunun namusunu korurken üstlerine karşı çıkması sonucu askerlikten adeta hain gibi atılması onu derinden etkilemiş ve memleketine bile dönemeyecek kadar utandırmıştır. Bu esnada Nâmık Kemal, döneme ilişkin düşüncelerini bu sefer de Sıtkı Bey’in ağzından okuyucuyla paylaşır: O zamanki askeri mahkemelerin durumunu bilirsiniz. Rütbece üsttekilere ayak öperek, dayak yiyerek, kısacası yalakalık yaparak yükselen ağalar. Bu konuşmanın üzerine Abdullah Çavuş’un düşman saldırısını haber vermesi üzerine perde iner.

Üçüncü perdenin ilk sahnesinde, önceki çarpışmalarda kahramanca savaşarak yaralanmış olan İslam Bey’in başında bekleyen Zekiye Hanım üzüntüyle ve biraz da duygusallıkla savaşın yıkıcı boyutunu aktarmaktadır: Sanki aldığınız canlar vücudunuza girecek. Sanki öldürdüğünüz adamların ömrü sizin olacak. Bu sözlerden sonra İslam Bey uyanarak Zekiye’yi tanır ve iki aşık tekrardan kavuşurlar. Bu perdede işgal iyice etkisini artırmış ve eldeki kısıtlı imkanlar da iyice azalmıştır. Bu esnada düşmanın cephaneliğini havaya uçurmak gibi delice bir plan yapılır ve İslam Bey bu göreve talip olduğunu da şu şekilde belirtir: Bir kere ölsem, dirilsem, yine ölürüm. Gerekirse cephanenin üzerine oturur öyle ateşlerim. Ölümün basitleştirilmesine ve kararlılığa bir kez daha Zekiye Hanım’ın sözlerinde rastlıyoruz: Meğer canını vermeyi göze alanlara ölmek pek de korkunç değilmiş! Ölüm canlanıp karşıma çıksa da üzerine yürümekten çekinmeyeceğim. İslam Bey’in Zekiye Hanım’a “Sakın… Aklında olsun, gönlümdeki sevginle vatan sevgisini yarıştırmaya kalkışma. Böyle bir kıyas beni öldürür. Vatanım için öldürür. Teklif vatana hizmet teklifiydi. şeklinde söylediği sözler ise gönlündeki iyi büyük sevginin, iki büyük aşkın birbirleriyle kıyaslanamayacağını çünkü birbirine bağlı olduğunu göstermektedir. Daha sonrasında ise İslam Bey, Zekiye Hanım ve Abdullah Çavuş cephaneliği patlatma görevi için yola koyulur ve perde iner.

Dördüncü perde, Sıtkı Bey’in bir taraftan üç insanın kanına girdiği üzüntüsüyle diğer taraftan da Zekiye Hanım’ın kendi kızı olabileceği şüphesiyle başlamaktadır. İkinci sahnede ise cephaneliği havaya uçurma görevi başarılı olmuş ve bu, düşmanın geri çekilmesi sonucunu doğurmuştur. Daha sonrasında ise kaleye Abdullah Çavuş’un dönmesi Sıtkı Bey’in içindeki üzüntüyü bir miktar daha artırır fakat İslam Bey’in de görülmesi Sıtkı Bey’in yüreğine su serper. Başarmış olduğu işten ötürü İslam Bey’i kutlar ve ikili arasındaki ilişki manevi olarak artık baba-oğul seviyesine gelir. Kale komutanıyla arasındaki bağın bu derece kuvvetlenmesi üzerine Zekiye Hanım’ın aslında gönüllü bir er olmadığı sırrını da komutanına açıklar. Bu sırrın açıklanması üzerine diyalog Zekiye Hanım’ın yıllar önce kaybettiği babasının aslında Sıtkı Bey olduğu ortaya çıkar. Konuşmanın ilerleyen kısmında İslam Bey’in Sıtkı Bey’e söylediği şu sözler ise lider kavramının ne derece mühim bir rolü olduğunu açıklamakta yeterli olacaktır: Beyim şu tabyada hepimiz birer parçaydık. Ruh sendin! Ölümden korkmadın. Senin korkmadığını gördükleri için onlar da korkmadı. Herkese örnek oldun. Bu konuşmanın sonunda Sıtkı Bey, kızı Zekiye Hanım’ı, İslam Bey’e verir. Hem kalenin işgalden kurtuluşu hem de Manastır’da birbirlerini sevip türlü badireler atlatan iki gencin düğünü için eğlence düzenlenir. “Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!” nidalarıyla da dördüncü perde iner.

Sonuç

Bu incelemeyi yaparken aklımda “Aşk” ve “Vatan Sevgisi” şeklinde iki başlık halinde yazmak vardı. Fakat okudukça ve yazdıkça Nâmık Kemal için bu iki kavramın birbirini tamamladığını ve aslında birbirinden güç aldığını fark ettim. Bu sebeple ayrı ayrı yazmak yerine tek başlık halinde yazmanın daha uygun olduğunu düşündüm. Edebiyatımız için yeni bir çığır açması ve duygu dolu içeriğinden dolayı bu eseri okumanızı tavsiye ederim. Eğer eski Türk filmlerini seviyorsanız Yıldırım Önal (Nâmık Kemal), Cüneyt Arkın (İslam Bey) ve Fatma Girik (Zekiye Hanım) gibi oyuncuların oynadığı Vatan ve Nâmık Kemal (1969) yapımı filmi de izleyebilirsiniz. Bu incelemeyi Vatan yahut Silistre’de geçen “Vatan Şarkısı” isimli şiirle bitirmek uygun olacaktır.

Âmâlimiz efkârımız ikbâl-i vatandır

Serhadimize kal’a bizim hâk-i bedendir

Osmanlılarız ziynetimiz kanlı kefendir

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.

Kan ile kılıçdır görünen bayrağımızda

Cân korkusu gezmez ovamızda, dağımızda

Her gûşede bir şîr yatar toprağımızda

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.

Osmanlı adı her duyana lerze-resândır;

Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-ı cihândır

Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.

Top patlasın, âteşleri etrâfa saçılsın

Cennet kapısı cân veren ihvâna açılsın

Dünyâda ne bulduk ki ölümden de kaçılsın

Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız, cân veririz, nâm alırız biz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s