Bilim Felsefesi, FELSEFE

Doğa Yasalarının Kökeni -2: Yasaların Egemenliği Yaklaşımı

Bu yazıyı 11 dakikada okuyabilirsiniz.

Yazı serisinin bir önceki (yedinci) yazısına ulaşmak için tıklayınız.


Doğa yasalarının kökeni yahut varoluş bakımından mahiyeti problemine olası üç çözüm getirilebileceğini söylemiş ve bunlardan ilkini, yani “mutlak olasılıkçı yaklaşımı” serinin bir önceki yazısında incelemiştik. Şimdi ise yine serinin nedensellikle alakalı olan 4.yazısında işaret ettiğimiz “varlıkların içkin özelliklere-tabiatlara” sahip oldukları iddiasıyla da ilişkili olan “yasaların egemenliği yaklaşımını” inceliyoruz. 

“Doğa Yasaları” Kavramının Tarihi Seyri

Öncelikle “yasa” kelimesinin tarihi arka planına bakalım. Yasa, hukukta bireyleri kendisine uymaya zorlayan ve kural koyucunun bu icbarla birlikte topluma egemen olmasını yansıtan bir ifadedir. Bu takdirde yasa, metafor olarak doğa bilimlerinde kullanılacak olduğunda, doğadaki nesnenlerin uymakla zorunlu oldukları fiziki kurallara karşılık gelir.[1] Hatta kavramın ilk olarak Descartes tarafından hareket yasaları bağlamında kullanıldığına dikkat ettiğimizde ve özellikle onun kartezyen felsefesinde Tanrı’nın yerini de hatırladığımızda yasa metaforundaki “kural koyucunun” en azından ilk dönemler için Tanrı olarak algılandığını söyleyebiliriz.[1] Nitekim Descartes, Kepler gibi birçok düşünür, evrenin kurulu bir saat gibi işlediğini öne süren “saat metaforunu” çoğunlukla benimsemişlerdi ki bu metaforda “saatin kurulması” yasaların önceden Tanrı tarafından belirlenmesine karşılık gelmekteydi. 

Evren-Kurulmuş Saat Metaforu

Yukarıda bahsettiğimiz anlam, doğa yasaları kavramının aslında içine girdiği ilk kalıptı. Gerçekten de günümüz biliminde, natüralist yaklaşımın baskınlaşmasıyla da birlikte doğa yasası mefhumu, yasa-koyucu boyutu olmaksızın benimsenmektedir. 17. yüzyılda doğan bu kavramın, 19. yüzyıla gelindiğinde mahiyetinin değiştiğini ve son iki yüzyıldır da yukarıdaki anlamlarından yalnızca zorunluluk manasının devam ettirildiğini söyleyebiliriz. Peki bu “zorunluluk” doğayı aşkın bir temele (Tanrı’ya) dayandırılmıyorsa hangi varlık/varlıklara dayandırılarak savunulmaktadır? Bir adım öteye geçecek olursak; doğa yasasını illaki metaforik kökenindeki zorunluluk anlamıyla anlamak mecburiyetinde miyiz yoksa yalnızca bir düzenlilik belirttiğini mi kabul etmeliyiz?[2]

Zorunluluk düşüncesini savunanların zorunluluk-değişmezlikle birlikte sıklıkla kullandıkları bir ifade daha vardır: yasaların yöneticiliği. Bunu bir alıntıyla somutlaştıralım: “Fizik bilimlerinde, temel, istisnasız doğa yasaları olduğu ve bunların bir tür şiddetli varoluşsal güce sahip oldukları varsayımı genellikle sorgulanmaz. Gerçekten de, “yöneten” yasalardan vb. söz etmek o kadar olağandır ki, onu metaforik-mecazi olarak görmek için bir irade çabası gerekir.”[3]

 Bilimsel anlatıda sıklıkla rastladığımız “doğa yasaları tarafından yönetilmektedir” ifadesinin, (1) olguların yasaların belirttiği tarzda gerçekleşmek zorunda olduğu (pozitivizmin iddiası), (2) doğa yasalarının nesnelerin sahip olduğu bir nedensel güç-yetkinlik olarak olguları icat ettiği (materyalizmin-natüralizmin iddiası) ve (3) yasaların, evrensel özelliklerin kendileri üzerinde var oldukları maddelerden bağımsız soyut varlıklara sahip olup somut olanı yönetmekte oldukları (Platoncu gerçekçiliğin iddiası)[4] şeklinde üç farklı anlamı günümüzde savunulmaktadır. Şimdi bunlardan ilk ikisini bu yazımızda irdeleyelim; üçüncüsünü ise bir sonraki yazımıza tehir edelim. 

Olayları Olaylarla Açıklamak: Pozitivizm

18. yüzyılda önce Hume daha sonra ise Kant’ın metafiziği ve nedenselliği birlikte eleştiriye tabi tutmaları sonucunda düşünce dünyasında; fizik-ötesi alemin bilinemeyeceği, hakkında söz söylenemeyeceği ve bu alemden bir neden-fail olduğu sonucu çıkarılamayacağı kanısı yayılmaya başlamıştı. Bu gelişmelere Newtoncu yasaların evreni determinist biçimde anlamaya elverişli bir fizik inşa etmesinin de eşlik etmesi, yasaların bir yasa-koyucu olmaksızın (çünkü böyle bir fail metafizikle ilişkindi ve bu alan hakkında hüküm verilemezdi) doğadaki nesneler üzerinde zorunluluk belirttiklerinin düşünülmesini tetiklemişti. Öyle ki Kant, Newton’un kanunlarının matematiksel bir kesinlik belirtmesinden etkilenmişti; a posteriori (deneyle gelen) bilginin bizi, böyle bir kesinliğe ulaştıramayacağını söyleyerek doğa yasalarının a priori bir şekilde temellendirilmesi gerektiğini savunuyordu.

Kant buna çare olarak Newton yasalarının “sentetik a priori” olduğunu öne sürdü. Bu, zihnimizin deneylerden bağımsız olarak dış dünyayı Newton mekaniğinin sağladığı çerçeve içerisinde düşünecek şekilde kurgulandığı yani zihnimizin empoze edilen kavramsal şemaların bizi Newton’un vardığı sonuçlara varmak zorunda bıraktığı anlamına geliyordu.[5] Başka bir deyişle zihnimiz öyle kurgulandığı için öyle anlamak zorundaydık. Halbuki bizim gözlemlerimiz, dış dünyadaki fizik nesnelerin de yasalara göre hareket ettiğini göstermekteydi; zihnimizin bu gözlemleri yasalara dönüştürmek zorunda olması, dış dünyadaki varlıkların da böyle bir zorunlukla yasalara uyacakları teminatını veremiyordu. Zira biz öyle düşündüğümüz için nesneler öyle hareket etmek zorunda değillerdi; [6] varlığı yalnızca zihnimizde olan yasaların dış dünyaya nüfuz etmesi ve yönetmesi, kimsenin kabullenemeyeceği bir bilim kurgu gibiydi. 

Yalnızca zihnimizde var olduklarından emin olabileceğimiz doğa yasalarının dış dünyadaki nesneleri zorunlu bir işleyiş altına alabileceğini kabul etmek geçerli bir açıklama yolu değildir.

Kant’tan kısa bir süre sonra, olguları (fenomenleri) doğuran veya icad eden ilk (Tanrı) veya nihai nedenleri ve nesnelerin içkin tabiatlarını araştırmanın erişilmez ve beyhude bir çalışma olduğunu iddia eden A. Comte ortaya çıktı.[7] Ona ve onun kurduğu pozitivizm felsefesine göre, doğa yasalarının gerçekliklerinin ve nedenlerinin belirlenmesi  “din bilimcilerin hayaline ve metafizikçilerin inceliğine” bırakılacak çözümü imkansız sorunlardı.[8] Fenomenler, yalnızca oluşum koşullarının incelenmesi ve birbirlerine ardışıklık – benzerlik ilkeleriyle bağlanması suretiyle açıklanabilirdi.[9] Bu, doğadaki olayların, olayların haricinde bir nedenle veya nedensellikle değil; yine diğer birtakım olaylarla izah edilebileceği iddiasını taşımaktaydı.

Her ne kadar pozitivizmin doğrudan kastettiği bu olmasa da mevzubahis “değişmezlik” iddiası “zorunluluk” algısına; yöneticilik iddiası “nedensel fail” zannına dönüşmüştür. Zira insan zihni, çoğunlukla, Gazzali’nin “adet” Hume’un “alışkanlık” ismini verdiği bir maraza tutulmuş durumdadır ve sürekli olarak olaylar arasında nedensel bağlantılar kurmaya eğilimlidir. Pozitivizm ise var olduğu söylenebilecek tek şeyin doğadaki olaylar ve bu olayların gözlemlenmesiyle keşfettiğimiz doğa yasaları olduğunu kabul eder. Dolayısıyla olayların “neden” ve “hangi faille” gerçekleştiği sorusu anlamsız kabul edildiğinden insan aklının “Bu olgu nasıl olup da var olabiliyor?” sorusuna verilebilecek tek cevap “doğanın değişmez yasaları” kalmaktadır.

Böyle olunca da zihnimiz, otomatik olarak “alışkanlığı” sebebiyle, verilen bu cevabı, nedensel bir yoruma tabi tutarak “olguların doğa yasaları nedeniyle gerçekleşebildiği” hükmüne varmaktadır. Zaten hali hazırda kullanılan “yöneticilik” vurgusu da bu algıyı güçlendirmekte, doğa yasalarının perde arkasında bir failmiş gibi zannedilmesine yol açmaktadır. Ayrıca nedensel ilişkilerdekine benzer bir surette, yasaların değişmez gözükmesi, bunun bir zorunluluktan kaynaklandığı ve böyle olması gerektiği fikrini de zihinlerimizde doğurmaktadır. Sözün özü, teorik kabullerinde doğrudan yer almamasına rağmen pozitivizm, pratiğinde natüralizmin ve materyalizmin varsayımlarını zihinlerde pekiştirmiştir.

Materyalizm&Natüralizm: Yasaları Koyan da Uygulayan da Madde/Doğadır

Doğa yasalarının dış dünyada gerçekten var olduğunu ve olguları-nesneleri idare etmekte olduğunu savunan bu iki fikir akımından bilimci materyalizm kanunları birer cisimcik olarak görmekte, natüralizm ise yasaları nesnelerin içkin özelliklerinin sonucu zorunlu olarak uygulanan değişmez ilişkiler şeklinde tarif etmektedir. Bilimci materyalizmin görüşünü vaktiyle Osmanlı fikir hayatına da hayli izler bırakmış olan Büchner’den okuyabiliriz: Ona göre doğa yasaları maddenin ne dışında ne de yanı başındadır, yani ona içkindir ve onun esasını, özünü teşkil eder. Doğa yasaları insanların koyduğu kanunlar gibi anlaşılıp bir uygulayıcıya ihtiyaç duyacak şekilde algılanmamalı; onlar, maddenin özünde ezelden ebede kadar yer alacak(!) değişmez şeyler olarak düşünülmelidir.[10]

Doğanın içindekilerini olguların gerçekleştiricileri olarak görmek, son tahlilde materyalizmin-natüralizmin panteizmle neticelenmesi demektir; zira bu iddiaya göre fenomenlerin gerektirdiği yetkinlikler alemdeki doğal sebeplere paylaştırılmış olmakta bu ise alemin bütününü tanrı olarak görme düşüncesine varmaktadır.

Natüralizm ise doğada gözlemlenen düzenliliklerin, doğa üstü bir varlığın kastıyla değil, doğadaki cansız nesnelerin kendiliğinden sahip olduğu özelliklerin (teleolojik doğa anlayışı)  bir sonucu olarak ortaya çıktığını savunmaktadır. Bununla birlikte, bilimsel devrimin teleolojik doğa anlayışından mekanik doğa anlayışına geçilmesi sonucu meydana geldiğini dikkate aldığımızda yukarıdaki görüşün “fiziksel etkiyi, kuvveti üreten doğal nesnelerin bu kuvvetler aracılığıyla (kütle çekim, elektromanyetik ve nükleer kuvvetler gibi) kendi kendilerini idare edip yasaları uyguladıkları” şeklinde güncellendiğini söyleyebiliriz.[11] Yani doğadaki varlıklar kendiliğinden hareket etmemekte fakat kendilerinin oluşturduğu kuvvetler aracılığıyla birbirlerinin hareketlerini sağlamaktadır.(mekanik doğa anlayışı)

Yukarıdaki açıklamalardan natüralizm ve materyalizmin aslında bazı nüans farklarıyla birlikte aynı şeyi savunduğunu çıkarsayabiliriz: Doğadaki nesnelerin/maddelerin sahip olduğu içkin özellikler onların doğa yasaları ismini verdiğimiz düzenlilikleri ortaya çıkarmasını sağlar. Diğer bir deyişle yasayı koyan da uygulayan da maddenin/doğanın bileşenlerinin kendisidir.(!)

Bu felsefi sava getirilebilecek birçok eleştiri bulunmaktadır. Öncelikle kuvvet kavramı farazi bir kavramdır, yani bizim doğayı daha iyi anlayabilmek için bir ortak kabul (convention) sonucu zihinlerimizde inşa ettiğimiz bir varsayımdır. Nitekim doğaya ilişkin müşahedelerimiz yalnızca nesnelerin belirli bir düzenle hareket ettiği sonucunu bizlere verebilir; yoksa nesneler arasında bir tutkal varmışçasına kuvvetleri gözlemleyebilmemiz mümkün değildir. Yine pekala söyleyebiliriz ki kuvvetin kendisi görülmez de nesnelerin hareketlerinden biz onun “varlığını” çıkarsarız.[12] Mesela elektromanyetik “kuvvet” aslında, bizim elektron ve protonları birlikte gözlemlememizin ve onların birbirlerine yaklaşacak ya da birbirlerinden uzaklaşacak şekilde hareket ettiklerinin farkına varmamızın ardından aynı yüklerin birbirini “ittiğini” zıt yüklerin ise birbirini “çektiğini” söylememizle ortaya çıkmış bir kavramdır. Yani madde ve kuvvetin sürekli birlikte zihnimizde belirmesi, kuvvetin kaynağının madde olduğunu gösteremez; kısacası kuvvet maddeden bağımsız manevi-zihni bir varlıktır.[9]

İkinci bir itiraz, nesnelere özellikler atfetmenin olguların neden meydana geldiğini açıklayamayacağı, çünkü böyle bir izahın döngüsellikten kurtulamayacağı üzerinden yapılabilir. Mesela “Afyon, neden uykuyu getirir?” şeklindeki nedensellik sorgulayan bir soruya “Afyon uykuyu getirir çünkü afyon uyku getirme özelliğine sahiptir” şeklinde verilen cevap argümantasyon açıdan geçersizdir; zira açıklamak istediği şeyi bizzat ona dayanarak açıklamaktadır.[13] Benzer biçimde, “Elektron, protonu neden çeker?” sorusuna “Elektron, çekme özelliğine (elektromanyetik kuvvete) sahip olması nedeniyle protonu çeker” cevabını vermek “Eletron çektiği için çeker” şeklinde manasız bir yaklaşımı doğurur. Zira çekme özelliği dediğimiz şeyin kendisi, elektronun protonu çektiği olgulara dayanarak vardığımız bir hükümdür.[14]

Nesnelerin içkin özelliklere, bir tabiata sahip oldukları iddiası bizi bu döngüsellikten kurtarabilir mi? Nitekim yukarıdaki sorulardan birine “Elektron zatı gereği (inherent) sahip olduğu özellikler nedeniyle protonu çeker. Elektonun bir töz olarak var olup da bu işi görmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla elektronun neden çektiğini sorgulamak yersiz ve cevabı kendiliğinden sahip olduğu ilkeden, tabiattan doğan bir sonuçtur.” şeklinde getirilebilecek bir itiraz bu fikri arızadan sıyrılır gibi görünmektedir. 

Fakat bu takdirde karşımıza daha büyük bir problem çıkmaktadır: Salt nesnelerin dışını gözlemleyerek onlar hakkında metafiziksel gerçekliklere varmamız mümkün olmadığından yukarıdaki gibi bir metafiziksel önkabul gerekçelendirilmeye muhtaçtır. Zira “tabiat” kavramı, yukarıdaki anlamında yalnızca varlıkların dışında gözüken özellikler olarak değil; bu özellikleri ortaya çıkaran göremediğimiz, mistik bir ajanmış gibi kabul edilmektedir.[15] Hususan bu varsayım, eğer evrendeki herbir atom ve atom altı parçacık için ezelden ebede kabul edilecekse karşımızda temellendirmemiz gereken nihayetsiz sayıda varsayım önermesi olduğu da açığa çıkar. 

Peki böyle bir döngüsellikten[16] ve olası sonsuz varsayımlardan kurtulmanın yolu yok mudur? Doğadaki nesnelere birtakım özellikler atfetmek yerine bu özellikleri netice veren ve onlar türünden olmayan bazı daha temel sıfatları nesnelere atfetmek tek çıkar yol gibi gözükmektedir. Kadim hikmete göre bu sıfatlar ilim, irade ve kudrettir; zira nedensel bir gücün-failin fiili meydana getirebilmesi için onu bilmesi, bu fiil sonradan meydana gelen-hâdis bir fiil olduğundan onu yapmayı yapmamaya irade edebilmesi ve kudretiyle de fiili gerçekleştirebilmesi gerekmektedir.[17] İlim, irade ve kudret de yukarıdaki örneklerdeki  “çekme” “uyku getirme” özelliklerinden farklı türde özellikler olup bu özellikleri netice verebilecek daha temel bir konumdadır. 


Sorun ve üçüncü itiraz ise doğadaki nesnelere; yasaları bilecek, onları farklı alternatifler arasından seçebilecek ve bu diğer alternatiflerin meydana gelmesini de engelleyebilecek sırasıyla ilim, irade ve kudret vermenin, bu sıfatları cansız nesnelerde hiç gözlemleyememize ve gözlemleyemeyecek olmamıza rağmen nasıl meşru bir zemine oturtulabileceğidir. Gerçekten böyle bir şeyi gözlemlememiz mümkün değildir; çünkü görüş yetimiz yalnızca nesnelerin dışına ulaşabilmekte onların “içine” nüfuz edememektedir. Bu noktada, yazı serimizin 4.yazısında sorduğumuz soruyu da cevaplayabiliriz: Sonuçları nesnelere özellikler atfederek izah edemeyiz. Nihayetinde ise doğa yasalarını, doğadaki varlıklara özellikler “yakıştırarak” açıklayamayacağımız sonucuna varıyoruz.

Kaynakça ve Dipnotlar

1. Karaca, Ç . (2020). ‘Doğa Yasası’ Kavramının Tarihsel Sınırlılıkları ve Evrensel Geçerliliği . Dört Öge , (17) , 37-58 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/dortoge/issue/56303/657917

2. Dipnot 1:  Bu sorularının her birine hem tarih boyunca hem de günümüzde farklı cevaplar verilmektedir ancak bu cevaplardan naturalist olmayanların uğrayacağı akıbet bellidir: “bir kenara atılmak”.

3. Hoefer, Carl, “Causal Determinism”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2016 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/archives/spr2016/entries/determinism-causal/&gt;.

4.  Alex Rosenberg, Bilim Felsefesi Çağdaş Bir Giriş, 4. Bölüm: Yasaların Açıklama Gücü, s.103-105, Çeviren: İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları.

5. Alex Rosenberg, Bilim Felsefesi Çağdaş Bir Giriş, 1. Bölüm: Felsefe ve Bilim, s.27-29, Çeviren: İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları.

6. Süleyman Hayri Bolay, Tabiat Kanunları Değişmez mi? s.23-25; s.274-279, Nobel Akademik Yayımcılık, 4.Basım.

7. Guillin, Vincent. (2016). Aspects of scientific explanation in Auguste Comte. Revue européenne des sciences sociales. 54. 17-41. 10.4000/ress.3589. 

8. Auguste Comte, Pozitif Felsefe Dersleri ve Pozitif Anlayış Üzerine Konuşma, Çeviren: Erkan Ataçay, BilgeSu Yayıncılık, 2. Baskı (2019), s.32-35.

9. Dipnot 2: Kütle çekimi yasası üzerinden düşündüğümüzde benzerlik ilkesi, yeryüzünde cisimlerin maruz kaldığı çekimin gök cisimleri arasındaki çekimin aynısı – benzeri olduğu ve ikisinin birlikte gravitasyon adını aldığını ve böylece daha aşina olduğumuzdan (yer çekimi) hareketle bilinmeyeni (gök cisimleri arasındaki çekimi) açıklayabildiğimizi karşılamaktadır. Ardışıklık ilkesi ise mesela Dünya’nın merkezine uzaklığı x olan bir cismi 2x uzaklığa çekmemizin (önceki olay-neden) o cisme uygulanan çekim kuvvetinin dört kat azalması (sonraki olay-sonuç) tarafından izlendiğini, gravitasyon yasasının bu süreçte yalnızca olayın nasıllığını tarif ettiğini ve nedensel bir güce sahip olmadığını betimler. 

10.  Berat Kitapçı, İsmail Fenni Ertuğrul’un Büchner’in Materyalizm Anlayışına Eleştiris, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2019, s.77

11. Montero, B.G. and Papineau, D. (2016). Naturalism and Physicalism. In The Blackwell Companion to Naturalism, K.J. Clark (Ed.). https://doi.org/10.1002/9781118657775.ch13

12.  Yunus Çengel, Madde, Mana ve Elmas Teorisi, 22 Kasım 2018 http://www.yunuscengel.com/madde-mana-ve-elmas-teorisi/ (Son Erişim Tarihi: 20.08.2021)

13. Hahn, U. (2011). The Problem of Circularity in Evidence, Argument, and Explanation. <i>Perspectives on Psychological Science,</i> <i>6</i>(2), 172-182. Retrieved August 20, 2021, from http://www.jstor.org/stable/41613485

14.  Dipnot 3: Geçmişe dönük gözlem sonuçlarından hareketle, tümevarımsal şekilde doğanın tekdüzeliliğine ya da bunu yansıtan tabiat kavramına ulaşmamız döngüsellik belirtmektedir. Tümevarım problemi olarak da bilinen bu sorun sebebiyle natüralizmin ontolojik olarak doğrulanamayacağını, yalnızca epistemolojik olarak kullanılabileceği de savunulmaktadır. Örnek için şu makaleye bakılabilir: Johansson, L. Induction and Epistemological Naturalism. Preprints 2018, 2018060143 (doi: 10.20944/preprints201806.0143.v1).

15.  Dipnot 4: Nesnelerin tekrarlayan bir örüntü halinde belirli özellikleri gösteriyor olmaları, onların bu özelliklere sahip olduğu iddiasıyla açıklanmak zorunda olmayıp sürekli dışarıdan bir sinyal gönderimiyle-tecelliyle aynı özellikler kümesini gösterecek biçimde sevk edilmeleri teziyle de açıklanabilir. Bunu, ancak uzaktan gözlemleme imkanımız olan bir çelik yığının çok hassas belirli işlemleri yerine getirdiğini gördüğümüzde şu iki hipotezi kurmamıza benzetebiliriz: (1) bu fonksiyonları yapabilmek için ihtiyaç duyacağı bilginin ona önceden yüklenmiş olduğu (ya da bu bilginin devrelerinde denenmeyle ortaya çıktığı), (2) herhangi bir şekilde programlanmamış olup sürekli sinyaller yoluyla hareket ettirildiği. Yalnızca deneyime dayanıldığında bu iki hipotezin birbirine rüçhaniyeti tespit edilemez; aradaki fark bundan sonra ancak muhakemeyle bulunabilir. Kısacası birinci hipotezimiz olan “tabiat”, deneyimle sabit, var olmaması düşünülemez zorunlu bir ilke değildir ve kendisinden daha temel kavramlarla izahı gerekir.

16. Dipnot 5: “Doğa” kavramının doğa-üstü olmayan şeyler şeklinde tanımlanmasının ve diğer başka alternatif tanımlamaların da döngüsellikten kurtulamayacağına ilişkin şu makaleye bakılabilir: Thomas J. Spiegel (2020) Is religion natural? Religion, naturalism and near-naturalism, International Journal of Philosophy and Theology, 81:4, 351-368, DOI: 10.1080/21692327.2020.1749717

17.  Ömer Türker, Üç Mesele-1: Alemin Ezeliliği, “Gazzali Konuşmaları” isimli kitabın içinde, Küre Yayınları, 2020, s.59

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s