Bilim Felsefesi, FELSEFE

Doğa Yasalarının Kökeni ve Otonomisi Problemi: Olası 3 Çözüm

Bu yazıyı 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Yazı serisinin bir önceki (beşinci) yazısına ulaşmak için tıklayınız.


Metodolojik natüralizmle ilgili yazı serimizin başlangıcında, söz konusu felsefi düşüncenin nedensel kapalılıkla birlikte doğa yasalarının otonomisini de savunmak durumunda kaldığını belirtmiştik. Doğa yasalarının otonomisi kabul edilmek zorunda kalınıyordu; zira eğer bu yasalar, kendi başlarına (herhangi bir doğa üstü müdahale olmaksızın) iş görebilecek statüde değillerse bu, metodolojik natüralizm savunucularının duymak bile istemeyeceği bir sonuca vardırıyordu: Yasaların doğayı aşkın bir varlık tarafından icra edilip uygulanması ihtimali.

Bir diğer problem doğa yasalarının kökeninin ne olduğuna ilişkindir. Doğa yasalarını aklen ve mantıken herhangi bir doğal neden-doğal neden silsilesine dayandıramayacak durumdaysak buna rağmen yine de metodumuz gereği (!) doğayı aşkın izahları görmezden mi geleceğiz?

Doğa yasalarından kastımızın orta okul ve lisede öğrendiğimiz kütle çekim, oktet-dublet kanunları, ısı iletim kanunu, elektromanyetik itme ve çekme kuvvetleri, momentum korunumu gibi fizik-kimya kanunlarını olduğunu söylemekte fayda var. Bu kanunların herhangi bir fiziksel vücutları var mıdır? Başka bir deyişle iki küre (ya da molekül) çarpıştığında onlardan birinin diğerine toplam momentumun korunacağı bir şekilde enerjisini, termal hareketliliğini aktarmasını ya da bu aktarımı sağlayan bir “yapıştırıcı” bir fiziksel nedeni gözlemleyebiliyor muyuz?[1]

 “Çalışkan” bir öğrenciyseniz (!) gözlemleyebildiğimiz tek şeyin çarpışma sonrasında kürelerin farklı hızlarda hareket etmekte olduğunu anımsayabilirsiniz. Madem ki momentumun korunumu gibi yıllardır bilinen bir yasayı somut olarak tespit etmemiz mümkün değil, öyleyse neden bu yasanın moleküllerin çarpışmalarını yöneten bir konumda olduğunu iddia ediyoruz ki? Doğa yasaları ismini verdiğimiz birtakım formüller, biz insanoğlunun ortak aklının bir ürünüyken ve bizim onları keşfetmemiz öncesinde kağıt üstünde dahi varlığı bulunmazken nasıl onlara nedensel bir güç verebiliriz ki?

Resim 1: Newton Beşiği, momentumun korunumu kanuna göre çalışan bir sistemdir.

Aşikar bir gerçek önümüzde duruyor: Doğa yasaları, insan zihninin varlık “yakıştırdığı”(itibari) soyut kavramlardır, somut evrende herhangi bir işlerliğe, fâilliğe sahip değillerdir.  Onların fâillik makamına yüceltilmesinin sebebi, kainatta sürekli biçimde yasaların tarif ettiği düzenin işleyegelmesi ve bu düzeni metodumuz gereği süpernatürel alana değinmeden açıklamak zorunda bırakılmamızdır: Hayali bir kavram olan fizik-kimya kanunları düzenin sürekliliği, metodumuz gereği kuruntularımıza (yani yasaları varsayarak açıklamalarda bulunmaya) devam etmemiz sonucu gözümüzde büyümüş ve adeta cisimleşmiştir.[2] Bunun nasıl mümkün olduğunu algılayabilmek için çocukluğunuzda geceleri hayali bir surette aklınıza gelen şeyleri sürekli düşünmeniz sonucu onlardan (gözlemleyemeseniz de) adeta gerçekmiş gibi korkmanızı hatta rüyalarınıza girdiklerini hatırlamalısınız.

Doğa Yasalarının Yönetim Gücü, Otonomisi Bulunmakta mıdır?

Şu ana kadar dile getirdiklerimizden rahatlıkla çıkarabileceğimiz sonuç, “kağıtların üstündeki varlığından başka somut bir varlığı bulunmayan” doğa yasalarına aslında yöneticilik atfetmimizin de mümkün olmadığıdır. Bununla birlikte çağdaş bilim felsefesinde doğa yasalarına ilişkin açıklamaları da incelemek suretiyle bu kanaatimizi sınamak durumundayız.  Nitekim bilim felsefecisi Nancy Cartwright, doğa yasaları kavramı kabul edildiği takdirde bilimle yapılacak açıklamaların hiçbirinin Tanrı ile bağlantı kurmaksızın yapılamayacağını, bu duruma alternatif olaraksa kendi görüşünün doğadaki düzenlilikleri yasalara dayanmaksızın açıklamak ve böylece doğaüstüne atıfta bulunmadan bilim yapmak olduğunu belirtmiştir.[3] Çünkü ona göre bu zamana kadar yapılan açıklamaların hiçbirinden doğa yasalarının doğadaki olayları kendi başına yönetiyor olduğu (otonom) sonucu çıkarılabilecek halde değildir.

 İlk olarak doğa yasalarına ilişkin yaygın görüş olan emprizmi ele alalım. Empirist görüşe göre yasalılık-düzenlilik doğadaki olayların birbirini nedensellikle takip etmesi, olayların peşi sıra dizilmesi şeklinde açıklanır. (Difüzyon örneğinden devam edecek olursak her konsantrasyon farkı oluştuğu durumu, A’yı, moleküllerin difüze olması B’nin takip etmesi yani olayların sıralanması bir doğa yasası şeklinde tanımlanır: Difüzyon yasası) Sorun şuradadır ki mevzubahis olaylar dizgesi (koleksiyon) yalnızca bir sıralamadır ve bu koleksiyon, içerisinde barındırdığı herhangi bir olayı varlık sahasına getiremeyecektir1: Aksi takdirde olayların olayları meydana getirdiği tarzında bir döngüsellik hatasına düşülmüş olunur. Dolayısıyla doğa yasalarının “yönetimde” olduğundan, olguları şekillendirdiğinden bahsedilemeyecektir.

Doğa yasalarına ikinci bir yaklaşım, “Platoncu gerçekçilik”ten gelir. Buna göre “kırmızı”, “ahmer”, “red”, “rot” gibi farklı kelimelerin hepsi aynı “özelliği”,  kırmızılığı betimlemektedir. Bütün kırmızı cisimlerin paylaştığı bu “kırmızılık özelliği”nin kendisi bizzat ayrı soyut bir varlığa sahiptir: Yani özellik diye tasvir ettiğimiz şeylerin, onların göründüğü-temsil edildiği somut cisimlerden bağımsız, soyut, uzaysal ve zamansal olmayan bir varlığı vardır.[4] “Moleküller konsantrasyon farkı oluştuğundan difüze olur” tarzında tarif edilen yasa bu yaklaşımda, moleküllerin “termal hareket özellikleri” ile konsantrasyon farkının oluşmasına dair özelliklerin (ince bir membranın özellikleri gibi) somut nesnelerde eş zamanlı gerçekleşmesi olarak ifade edilir. İşte problemin doğduğu nokta burasıdır: Birbirinden ve somut nesnelerden bağımsız bu soyut özellikler, neden hep doğa yasalarının tarifi üzere birlikte gerçekleşmekte, birbirleriyle neden hep aynı tarzda ilişki kurmaktadırlar?2 Söz konusu soyut ilişkiler, herhangi bir fiziksel güce sahip olmadıklarından olguların gerçekleşmesini sağlayabilecek durumda da değildirler ve bu güce sahip Tanrı tarafından kontrol edilmeye ve fiziksel olarak var edilmeye ihtiyaç duyarlar.1 Bu sebeple Cartwright, ikinci yaklaşımı da benimsememiştir.

Üçüncü yaklaşımdaysa doğa yasalarının dış dünyadaki gerçekliği yansıtıyor olmasının gerekmediği, yasaların bilimsel keşif ve yeniliklerde kullanılan bir araçtan ibaret olduğu vurgulanmaktadır. (Araçsalcı Yaklaşım, Instrumentalist).[5] Bu yaklaşımda doğa yasalarının bir düzenliliği ifade ettiği dikkate alınmadan bu yasaların yeni teknolojik ürünlerin inşasında kullanılabileceği söylenir.1 Cartwright’a göre araçsalcı görüş, doğa yasalarını ontolojik anlamıyla kullanmaktan ne kadar kaçınırsa kaçınsın, bizim teknolojik aletleri üretirken yasaları hesaplayıp onları araç olarak kullandığımız iddiasının,  Tanrı’nın da doğal “aletleri”(varlıkları) var ederken bu yasalar aracılığıyla takdirde bulunuyor olduğu yorumunu peşi sıra getireceğinden dolayı yine doğa yasalarına bir otonomi kazandıramamaktadır.

Dördüncü ve son görüş ise kökeni Aristoteles’e kadar dayanan, bilimin keşfettiği yasaların doğadaki maddelerin sahip olduğu fiziksel, nedensel ve icat edici güçlere yani onların “doğa”larına (içkin sıfatlarına, intrinsic abilities) dayandığını iddia eden görüştür. Mesela gravitasyon “yasası”,  kütlesi olan cisimlerin diğer kütleli cisimleri kendine doğru çekecek güce sahip olduğu iddiasıyla açıklanır.1 Bu görüş özellikle D. Hume’un nedensellik eleştirisi sonrasında doğal nesnelere “yaratıcı güç” verilemeyeceğinin fark edilmesiyle birlikte terk edilmiştir, buna rağmen Cartwright elde kalan bu son “çürük çözümün” bilim yapabilmek için son seçenek olduğunu düşünmektedir. Aristotelesçi yaklaşımın dahi doğadaki nesnelere atfedilen güçlerin nereden geldiği şeklinde bir soruyla baş başa olduğunu, bu dört seçeneğin de aslında Tanrı fikrinden bağımsız olamayacağını söyleyerek makalesini noktalamaktadır. Cartwright’ın bu çalışması doğa yasalarının herhangi bir yönetim gücüne veya otonomiye sahip olamayacağını göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.

Madem ki doğa yasalarının fiziksel dünyada herhangi bir karşılığı ve yönetim gücü bulunmamaktadır, öyleyse yok olan bir şeyin “kökeninden” nasıl bahsedebiliriz ki? Açıkçası sorumuzu güncellemek durumundayız. Bu güncellemeyi bilim felsefecilerinin büyük kısmının da kabul ettiği1 üzere doğa yasalarının aslında doğadaki düzeni yansıtan betimlemeler olduğu fikrine dayanarak yapabiliriz: Doğa yasalarının tarif ettiği düzenin kaynağı nereden gelmektedir? Elbette böyle bir soruyu ele almadan önce evrende düzenin var olup olmadığını da tahkik etmemiz gerekir.

Evrende Kozmos (Düzen) mu Yoksa Kaos mu Baskın?

Bu soruya tam olarak cevap verebilmemiz için ayrı bir yazı serisinde incelememiz gerekiyor. Bununla birlikte kaosu savunanlarla kozmosu savunanların getirdikleri delilleri ana hatlarıyla tahlil etmek, kaynağını araştıracağımız düzenin gerçekte var olup olmadığıyla ilgili bir kanaate varmamız cihetinden iyi olacaktır. Kaosun baskın olduğuna getirilen temellendirmeler kötülük problemi, entropi yasası, fizikteki kaos teorisi, Darwinist evrim teorisi; kozmosun baskın olduğuna ilişkin temellendirmelerse evrende yasaların varlığı, evrenin anlaşılabilir ve izah edilebilir olması, hassas (fiziksel) sabitelerin varlığı şeklinde sıralanabilir.[6]

Kötülük probleminin kaosla ilişkilendirilen yönü, daha ziyade genetik kaynaklı hastalıklar ve konjenital malformasyonlardır[7], bu tür “kusur”ların düzenli bir sistemde var olamayacağı öne sürülür. Çok ciddi medikal ve sosyal etkileri olan majör konjenital hastalıkları küresel görülme sıklığı gelişmiş ülkelerde %3-5 arasında değişmekteyken, gelişmemiş ülkelerde %11’e kadar çıkabilmektedir. 2020’de yaklaşık 140 milyon doğum gerçekleştiğine[8] ve bunun yaklaşık 8 milyonunun majör bir anormallikle doğduğuna[9] dikkat ediniz: Bütün doğumlar arasında yalnızca %5.7 si “kusur”la doğmuştur(!) Genetik hastalıklara bakacak olduğumuzda teker teker incelemek durumundayız, zira ancak bu takdirde popülasyonun spesifik bir genetik hastalık bakımından ne kadar düzenli ne kadar düzensiz olduğunu anlayabiliriz. (Her genetik hastalık için ayrı kromozom bölgesi etkilendiğinden bu bölgelerdeki “düzensizliklerin” de ayrı ayrı ele alınması gerekir) Mesela sistik fibrozis 3000 doğumda 1 kere[10], Huntington hastalığı 100.000 doğumda 3[11], en sık görülen kromozomal anomali olan Down Sendromu 700 doğumda 1 kere[12] gerçekleşmektedir. Gerek konjenital anormalliklerde gerekse genetik hastalıklarda annelerin yaşam biçiminin etkisi de göz önüne alınacak olduğunda baskın olanın düzen olduğu ortadadır.

Entropi kanunun evrendeki enerji düzensizliğinin yani dağınıklığının sürekli artması olarak tanımlandığını az çok hepimiz biliyoruz. Ancak düzensizlikteki bu artışın bile belirli bir formüle göre gerçekleştiğini yani yine bir düzene bağlı olduğunu, ayrıca zamanda geriye doğru gidildiğinde entropinin gittikçe azalması sebebiyle evrenin başlangıcında tam düzenli bir halin var olduğunu gösterdiğini hesaba kattığımızda entropiyi kaosun delili saymamız mümkün olmamaktadır.6 Fizikteki kaos teorisine gelince, buradaki kaosun “düzensizlik” anlamında değil, hava tahmini gibi sistemlere çok fazla girdi olduğundan sonuçların tam olarak kestirilemeyişini yani “tahmin edilemezlik” anlamında kullanıldığını; bu teoride sonuçların başlangıç koşullarına çok hassas biçimde non-lineer denklemlerle bağlı olduğunu göz önüne aldığımızda kaos teorisini düzensizliğe yoramayacağımız besbellidir.6

Son olarak Darwinist evrim teorisi, özellikle mutasyonların “genomda meydana gelen rastgele değişimler” olarak zannedilmesi sebebiyle kaosçu biçimde yorumlanmaktadır. Halbuki varyasyonlara yol açan mutasyonların, ne tamamen şansa bağlı ne de İlahi iradenin bir tercihi olduğunu yalnızca gözleme dayanarak karar vermemiz mümkündür: Gözlemleyeceğimiz tek şey genomun zamanı ve mekanı önceden kestirilemez-tahmin edilemez biçimde değişmekte olduğudur. Bu tahmin edilemezliği kaosa yormak, yukarıdaki kaos teorisinde de gördüğümüz üzere toy bir düşüncenin mahsulüdür.

Kozmosun delillerine gelince, sayısı evrendeki atomların sayısını aşmış bir delil yığınından bahsetmekteyizdir. Çünkü doğadaki en küçük parçacıklar dahi bizim formüller aracılığıyla algıladığımız düzene uymaktadır. Bu düzenin tamamen şansın eseri olduğu şeklindeki karşıt argümanı bir sonraki yazımızda tahkik edeceğimizden burada kısa kesiyoruz. Hep aynı şekilde tekrarlayan bir olaylar silsilesi olmadan görmek, işitmek, akıl etmek gibi hiçbir zihin faaliyetimizin gerçekleşmesi mümkün gibi gözükmediğinden şu an bilim yapabilmemiz, evreni izah edebilmemiz hatta bu yazıyı okuyabilmemiz dahi düzenin, tekrarlayan ardışıklığın bariz belirtileri olarak addedilebilir.

Doğadaki Düzenin Kökenine İlişkin 3 Açıklama

Düzen problemini de kabaca hallettikten sonra yazının başından beri sizi meraklandırdığım 3 olası çözümü özetleyeyim:

  1. Mutlak Olasılıkçı Yaklaşım: Doğa yasaları ismi verilen şeylerin aslında var olmadığını, düzenin de gerçek anlamda var olmadığını savunan; yasalarla tarif ettiğimiz atomların-atom altı parçacıkların hareketlerini istatistik yasalarında olduğu gibi bazı ortalamalarla (rastlantı ortalamaları) açıklayabileceğini ileri süren yaklaşımdır.
  2. Yasaların Egemenliği (Natüralist, Determinist) Yaklaşım: Doğadaki düzeni kabul eden ancak onu, evrenin başlangıcında doğanın bizzat kendi içerisinde oluşturduğu yasalarla açıklamaya çalışan yaklaşımdır. Tabiat Ana kavramı ve “doğa yasaları tarafından yönetilmektedir” kalıbı bu yaklaşıma aittir. Doğa yasalarının yönetmesiyle kastedilen aslında evrendeki varlıkların yasaları bizzat kendilerinin uyguladıklarıdır.
  3. Doğa Yasası Argümanı: Doğa yasalarının belirlenmesi ve uygulanması, icra edilmesi için her an doğayı aşkın bir varlığın tecellide-fiiliyatta bulunması gerektiğini savunan, doğadaki nesnelerin yasaları kendi başlarına uygulayamayacaklarını (ontolojik nedenselliği sağlayamayacaklarını) iddia eden görüştür.

Şimdi sıra teker teker bu olası çözümleri tetkik etmekte.

Yazı serisinin bir sonraki (yedinci) yazısına ulaşmak için tıklayınız.


Kaynakça ve Dipnot

[1] Alex Rosenberg, Bilim Felsefesi Çağdaş Bir Giriş, Yasaların Açıklama Gücü 96. sayfa.

[2] Said Nursi, Muhakemat, 3. Makale, Unsuru’l Akîde, 138. Sayfa, http://www.erisale.com/#content.tr.13.138 (Son Erişim Tarihi 29.03.2021)

[3] Cartwright, N (2005). No God; No Laws. In Dio, la Natura e la Legge. God and the Laws of Nature. Sindoni, E & Moriggi, S Milan: Angelicum-Mondo X.

[4] Alex Rosenberg, Bilim Felsefesi Çağdaş Bir Giriş, Yasaların Açıklama Gücü, 103.sayfa

[5] Britannica Encyclopedia, Instrumentalism, https://www.britannica.com/topic/instrumentalism (Son Erişim Tarihi: 29.03.2021)

[6] Aygün, F, “Evrende Egemen Olan Kaos Mu Yoksa Kozmos Mudur?” Sorusu Üzerinden Din-Bilim İlişkisinin İmkânı -Ve Metafiziğe Dair Bazı Güncel Çıkarımlar-,İlahiyat Fakülteleri XXIV. Kelam Anabilim Dalı Koordinasyon Toplantısı ve Uluslararası İslam Düşünce Geleneğinde Din-Bilim İlişkisi Sempzoyumu, 2019, s. 280-307

[7] Konjenital Malformasyon: Doğuştan gelen birtakım uzuvların ya da organların normal fizyolojik gelişimini tamamlayamaması hali. Nöral tüp malformasyonları (anensefali, spina bifida), yarık dudak-damak anomalileri, ekstremite eksiklikleri, konjenital kalp hastalıkları (üfürümler) ve Down Sendromu gibi durumlar mojör kongenital hastalıklara örnek verilebilir.

[8] https://ourworldindata.org/grapher/births-and-deaths-projected-to-2100?country=~OWID_WRL

[9] Ajao, A.E., Adeoye, I.A. Prevalence, risk factors and outcome of congenital anomalies among neonatal admissions in OGBOMOSO, Nigeria. BMC Pediatr 19, 88 (2019). https://doi.org/10.1186/s12887-019-1471-1

[10] Scotet V, L’Hostis C, Férec C. The Changing Epidemiology of Cystic Fibrosis: Incidence, Survival and Impact of the CFTR Gene Discovery. Genes (Basel). 2020;11(6):589. Published 2020 May 26. doi:10.3390/genes11060589

[11] Pringsheim T, Wiltshire K, Day L, Dykeman J, Steeves T, Jette N. The incidence and prevalence of Huntington’s disease: a systematic review and meta-analysis. Mov Disord. 2012 Aug;27(9):1083-91. doi: 10.1002/mds.25075. Epub 2012 Jun 12. PMID: 22692795.

[12] CDC, Data and Statistics on Down Syndrome, https://www.cdc.gov/ncbddd/birthdefects/downsyndrome/data.html#:~:text=Down%20syndrome%20continues%20to%20be,in%20every%20700%20babies%20born. (Son Erişim Tarihi: 30.03.2021)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s