Akademik Eser, Kitap, İNCELEMELER

Tabiat Kanunları Değişmez mi? -2 Tabiat Bilimlerinin ve Kanunlarının Tenkidi

Bu yazıyı 11 dakikada okuyabilirsiniz.

[Yazı serisinin bir önceki (birinci) yazısını okumak için tıklayınız.]


Kitabın ikinci bölümünde Prof. Bolay, Emile Boutroux’nun doğa bilimleri ve doğa yasaları hakkında getirdiği eleştirileri incelemektedir. Öncelikle tabiat kanunlarının (doğa yasalarının) tanımını ve tabiat kanunu fikrinin düşünce tarihindeki seyrinin bizlere sunulduğu kitapta müteakiben; Boutroux’nun bu kanunları bir hiyerarşiye tabi tutarak doğa yasalarının gerçekliği ne kadar yansıtabildiğine, zorunluluk belirtip belirtmediklerine, dış dünyada bir nesne-eleman olarak var olup olmadıklarına ve gerçekliği ortaya çıkarmayan, yalnızca onu betimleyen matematiksel semboller olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin yürüttüğü felsefi eleştirileri detaylı bir biçimde anlatılmaktadır.

Şema 1. Boutroux’da varlık katmanlarına göre doğa yasalarının kategorilendirilmesi.

Boutroux, önceki yazıda belirttiğimiz varlık tabakalarının her birinde ayrı ayrı kanunların geçerli olduğunu ve bu kanunların birbirine indirgenemeyeceğini söylemektedir. Bu kanunların her birini kendi zamanındaki bilimsel gelişmeleri (yeni bulunan doğa yasalarını) dikkate alarak ayrı başlıklar altında yukarıda sıraladığımız problemler vechesinden (açısından) incelemiştir. Zorunsuzluk filozofumuzun amacı; doğadaki kanunların olumsuluğunu açığa çıkarmak suretiyle insan iradesinin özgürlüğünü, herhangi bir zorunlu yasanın güdümünde olmadığını ispatlayabilmektir. Biz de sırasıyla onun farklı tabiat kanunlarıyla alakalı görüşlerini anlamaya çalışacağız.

(1) Mantık kanunlarının tenkidinde Boutroux, işe mantığı saf mantık ve kıyasçı mantık şeklinde ikiye ayırarak başlar. Saf mantık; özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü halin yokluğu prensiplerini içerir. Özdeşlik A=A’dır önermesine, çelişmezlik A, A olmayandır denilememesine, üçüncü halin yokluğu ise A ile A olmayan arasında orta terimin bulunmamasına karşılık gelmektedir.[1] Boutroux’ya göre saf mantık, mutlak zorunluluk bildirir. Kıyasçı mantık (tümdengelim, analoji) ise bu üç prensiple yetinmez ve kavramlara tatbik edilerek gerçekleştirilmek durumundadır.  Kavram, birden çok nesnenin ortak yönünü (cinslik) yansıtan ifade olduğundan kavramın “malzemesi” gözlemlerimizden gelir. Tümdengelimin klasik örneği olan “Bütün insanlar ölümlüdür/Sokrates insandır/ Öyleyse Sokrates de ölümlüdür” şeklindeki akıl yürütmede “insan” ve “ölümlülük” kavramları, gözlemler sonucu birçok nesne ve olayın ortak yönlerinin [2] kavramlarla ifade edilmesine dayanır. Kıyasçı mantık gözlemlere dayanması sebebiyle a posteriori nitelik taşır ve dolayısıyla mutlak zorunluluğundan bahsedilemez. Bununla birlikte kavramları inşa eden zihnimiz olduğundan dolayı kıyasçı mantığın a priori bir yönü de bulunmaktadır ve kendine özgü bir zorunluluk bildirir.

(2) Matematik kanunlarının tenkidinde filozofumuzun hareket noktası onların, ne yalnızca a priori ne de yalnızca a posteriori bilgilerden kaynaklandıkları, mantık kanunları gibi a priori ve a posteriori bilgilerin karışımı oldukları, dolayısıyla tam bir zorunluluğa sahip olduklarından bahsedilemeyeceğidir. Matematiksel ispatlardaki temel aksiyomlardan-postülatlardan biri olan “1” aksiyomu zorunluluğu ispat edilemeyen, bir sezgiyle varlığı kabul edilen şey konumundadır. Nitekim bizim “1” dediğimiz şeyin, dış dünyada tam olarak ne kadar bir büyüklüğü – miktarı karşıladığı bilinemeyeceğinden matematik kanunların-ispatların dışarıdaki gerçekliği ne kadar yansıttığından da emin olunamayacaktır. Böylelikle matematik ilimlerin belirttiği zorunluluğun da yalnızca farazi-belirli öncüller doğru kabul edildiği takdirde zorunlu olduğu neticesine varılacaktır.

İnsanın keşfettiği matematiksel kanunlar, aslında kendisinin tabiat üzerindeki gözlemlerinin yine kendi zihninde doğurduğu etkilerle birlikte meydana gelir. Mesela bir elmayı diğer bir elmayla yan yana getirip iki elmaya sahip olduğumuzu iddia etmemizin matematiksel karşılığı “1+1=2” dir; bu karşılık, gözlemlerimizin de etkisiyle birlikte zihnimizde yaptığımız soyutlamanın (elmaları ayrı birer nesne şeklinde soyutlamamız) sonucu olarak meydana gelir.[3] Böylece matematiksel kanunlar a priori olduğu kadar da a posteriori bilgiyle ilişkilidir. Sonuç olarak Boutroux, matematiksel kanunların mantıktaki özdeşlik kanununa indirgenemeyeceğini, gözlemsel ve sezgisel yönleri (“1” aksiyomu gibi) de bulundurduğunu savunmaktadır.

Resim 1. Toplama işlemine ilişkin aksiyom, iki ya da daha fazla kümeyi bir araya getirerek onların birleşimini elde edebileceğimizi söyler. (Resim Kaynağı: https://es.mathigon.org/world/Axioms_and_Proof)

(3) Mekanik kanunların eleştirisinde Boutroux; bu kanunların dış dünyada nasıl var olduklarını, mekanik kanunların yansıttığı zorunluluğun tümevarımsal-deneysel yöntemle ortaya çıkarılıp çıkarılamayacağını ve bu yasaların üst varlık katmanlarında (biyolok, psikolojik, sosyolojik varlıklarda) gerçekleşen olgulara (hayat, şuur, irade) birer neden konumunda olup onların determinizmin bahsettiği zorunluluk üzere gerçekleşmelerini sağlayıp sağlayamayacağını sırasıyla tartışmıştır. 

Filozofumuz,öncelikle tabiat kanunu fikrinin temelinin nedenselliğe dayandığını belirtir. Zira mekanik kanunlardaki kuvvet kavramı, sadece matematik kavramlardan türetilebilecek a priori bir ilişkiyi barındırmaz; başka bir deyişle F=m.a’ daki kuvvet (F), gözlem yapmadan yalnızca matematiksel eşitliklerden çıkarılamaz. Bu formül,  m kütleli cisimlerin F kuvvetine maruz bırakıldıkları takdirde a ivmesine ulaşacaklarını ifade eden düzenli (tekrar eden) bir bağlılığı (ivmenin kuvvete ve kütleye bağlı olması) tanımlar. Söz konusu olguda, kuvvetin neden, ivmenin sonuç olduğu dikkate alındığında formülün kastettiği nedensellik ilişkisi ortaya çıkar. Nedensellik fikri, bir önceki yazıda belirtildiği gibi, a priori olmayıp unsurlarını (bu örnekte kuvvet ve ivme) deneyden alması sebebiyle zorunluluğu ispat edilemez. 

Resim 2. Kuvvet ile ivme arasındaki nedensel ilişkiyi tanımlayan formül.

Boutroux’ ya göre bunun sebebi, mekanik (ya da nedensel) kanunların deneysel ispat yöntemi olarak kabul edilen tümevarımın, kanunların ifade ettiği sürekliliği açıklayamayacağıdır. Çünkü tümevarımla yaptığımız, yalnızca birbirinden ayrılmış anları (yani süreksizliği) şu anda gözlemleyerek sonuçlarımızı genellemektir. Öyle ki geçmiş ve gelecekteki olası sonsuz anda aynı ilişkinin tekrar etmiş olduğuna –  tekrar edeceğine yönelik elimizde hiçbir kanıt yoktur, halbuki mekanik kanunlar bu ilişkinin sürekli olduğuna-olacağına ilişkin genellemelerdir. Netice olarak tümevarımla gerçekten ulaşabileceğimiz yalnızca bir süreksizliktir, yasaların gösterdiği sürekliliği temellendirebilmek için başka bir ilkeye gereksinim duyulur. 

İhtiyaç duyduğumuz bu ilke, zihin ve zihnin verdiği hükümlerdir (sentetik a priori). Filozofumuz, mekanik kanunların dış dünyada bizim algılarımızdan bağımsız bir varlığı olduğunu kabul etmemektedir; başka bir deyişle mekaniğin yasaları, gözlemlediğimiz olgulardaki durumların zihinlerimizde bıraktığı etkiye göre zihnin bu durumlara ilişkin kanunları sentezlemesiyle varlık bulabilmektedirler. Mesela Newton mekaniğin birinci kanunu, (eylemsizlik prensibi) hareket etmekte olan cisimlerin dışarıdan bir etki olmaksızın hareketlerinin devam ettiğine ilişkin gözlemlerimize dayanarak zihnimizin, bu durumu bir kanun haline dökmesi sonucu meydana gelir. Bu sebeple kanunun sanki değişemeyecek gibi görünmesi (sürekli öyle olduğu – olacağı), zihnimizdeki belirlenimin kesinliğinden kaynaklanır; yoksa kanuna konu olan maddelerin sahip oldukları içkin bir zorunluluktan değil.

Mekanik kanunların üst varlık katmanlarında herhangi bir kaçınılmaz rolü, etkisi var mıdır? şeklindeki bir soruya Boutroux, mekanik kanunların diğer birtakım mekanik olmayan (belki de metafizik) kanunların sonucu olabileceğini söyleyerek karşılık verir. Bu kanunların zorunluluğu da ispatlanmayacağına göre [4] bunların sonucu olan mekanik kanunların da zorunsuzluğu açığa çıkar. Ona göre mekanik etki, yalnızca sayısal bir bağı ifade eder ve gerçekte cisimlerin birbirleri üzerinde tesirleri yoktur. Tabiatta “aşkın birtakım gerçek etkiler” bulunmaktadır ki bizim cisimler arasında gerekten var olduğunu zannettiğimiz etkileşimden farklı olarak doğadaki fiilleri meydana getirir.

(4) Fizik kanunlarının eleştirisinde ise ilk adım olarak bu kanunların mekanik kanunlara indirgenemeyeceğini çünkü fiziksel olayların mekanik olaylardan farklı olarak geri döndürülemez (tersinir olmayan) değişimleri  içerdiğini savunur. Fizik olayların tersinir olmamasına örnek olarak sarkaç hareketini ve entropi kanununda enerjinin geriye döndürülemeyecek şekilde ısıya dönüşmesini aktarır. Kuvvetin – enerjinin korunması prensiplerinin deney yoluyla (tümevarımla) keşfedilmelerini sebep göstererek mutlak (her şart ve durumda) olarak doğru kabul edilmelerine karşı çıkar. Boutroux’nun fizik kanunlar hususunda yaptığı en kritik ayrım metafizik determinizm (mekanizm-mutlak zorunluluk) ile olguların determinizmi ayrımıdır. Tahmin edilebileceği üzere filozofumuz, birincisini reddederken ikincisini ise bazı kayıtlarla kabul etmektedir.

En başından beri fark edebileceğimiz üzere düşünürümüz, sürekli olarak zorunluluğun mutlak kabul edilişini eleştirmekte, zorunluluğun varlıkta çok istisnai – dar bir yerinin bulunduğunu ileri sürmektedir; yoksa determinizmi, tabiat kanunlarını inkar etmemektedir. Zorunsuzluk ile determinizmin birbirinden farklı şeyler olduğunu, her ikisinin de kayıtsız-şartsız addedilemeyeceğini ifade ederken zorunluluğun olmadığı bir determinizmden bahsedilebileceğini ortaya koymuştur. Boutroux, determinizmin kökten yanlış olduğu takdirde evrende ne düzenden ne yasalılıktan söz edebileceğimizin ne de bunlara dayanarak bilim yapabileceğimizin farkındadır. Yalnız o, bu determinizmin hudutları olduğunu kastetmiş ve sınırı aşmaması gerektiğini söylemiştir.

Onun felsefesinde, varoluşun temelinde zorunsuzluk bulunur (yani nesnelerin hareketleri-davranışları doğanın kayıtları altında değildir); yüzeyde (fizik-kimya-biyoloji gibi ilimlerin incelediği alanda) gözüken determinizm zâhiri, görünüşte olup olgulara yöneliktir. Diğer bir deyişle varlıkların kökeninde zorunsuzluk (yani belirlenimsizlik-endeterminizm) bulunmasına rağmen yüzeylerinde-olgularda bir belirlenim (determinizm) ortaya çıkmaktadır. Doğaya içkin bir zorunsuzluğa rağmen belirlenimlerin husule gelmesi, doğayı aşkın bir Müdaheleciyi gerektirir mi? sorusuna Boutroux’un sistemi olumlu cevap verir; fakat onun sistemi daha ziyade özgür iradeyi temellendirmek için kurulmuştur.

Şema 2. Düşünürümüze göre varlıkların “yüzeyinde” fizik determinizm – değişmezlik, varlıkların “temelinde, derininde” ise endeterminizm – belirsizlik bulunmaktadır. Şemada determinizm değişmezliği, yeknesaklığı, pürüzsüzlüğü; endeterminizm ise değişmeyi, farklı varlık halleri arasında gidip gelmeyi, dalgalanmayı karşılamaktadır.

(5) Kimya kanunlarının tenkidinde o, öncelikle fizik kanunlardan nasıl ayırt edilebileceklerini belirtir. Fizikte maddenin soyut nitelikleriyle (enerji, hız, ivme, kuvvet) ilgilenilmekteyken kimyada somut niteliklerle (nesnelerin gösterdiği doğal özellikler; yakıcılık, yanıcılık vb.) uğraşıldığını, ayrıyeten maddi unsurların girdiği değişimlerin ve dönüşümlerin de incelenmesinin kimya kanunlarına ait olduğunu, böylece kimyevi kanunların fiziksel olanlara irca edilemeyeceğini (indirgenemeyeceğini) belirtir. Boutroux’ya göre, kimyada baskın hale gelen yeni “atomizm” düşüncesi, atomların girdiği nihayetsiz değişim ve dönüşümleri olabildiğince az kavramla açıklayabilmek için onlara, bazı yönlerden ruhun sahip olduğu vasıflara benzeyen vasıflar yakıştırırlar. Böylece, atomlardaki farklılaşmaları açıklamak için Tanrı’ya duyabilecekleri ihtiyacı minumuma (hatta sıfıra) indirmeye çalışırlar. Olguları açıklamak için bir yandan bazı sıfatlara gereksinim duyup diğer yandan da sıfatları tabi olanlara yüklemek, onun nazarında bir tezattır.

(6) Biyoloji kanunlarının tenkidi başlığında, fizyolojinin ve evrimsel biyolojinin kanunları tartışılmaktadır. Fizyoloji, hayati özellikleri, fiziko-kimyasal yönden incelemekle fiziği-kimyayı andırsa da cansız varlıkların yapamadığını; yani belirli amaçlara (homeostazi, çoğalma, refleks-irkilme) varacak şekilde fonksiyonların sürekli icra edilmesini, bu faaliyetlerin değişen ortam şartlara göre sürekli yenilenerek sürdürülmesini yapıyor görünen protoplazmanın finaliteye (gayeliliğe) ve hayatiyete sahip olduğunu belirtmiştir. Refleks örneğinden ilerleyecek olduğumuzda canlının; elektriksel, kimyasal uyaranlarla uyarılmasına karşılık verdiği tepkinin, fizik ve kimyaya konu olan yönleri bulunmaktadır. Fakat verilen uyaranın şiddetine, frekansına uyumlu olarak tepkide bulunulması sırasında kimyasal süreçlerin uyarana orantılı olmak için belirli bir organizasyona tabi tutulması, canlıdaki moleküllerin belirli bir gayeye göre hareket ettiğini gösterir. Böyle bir gayeliliğe ise cansızlar alemini inceleyen fizikte ve kimyada rastlanmaz.

Resim 3: Finalite, varlıkların bir gayeye, amaca ulaşacak şekilde hareket etmeleri anlamına gelmektedir.

Evrimsel biyolojiyle ilgili tartışmalara geldiğimizde, filozofumuzun, eserlerini verdiği dönemde (1877-1921) yeni gelişmekte olan evrim teorisine ilişkin bazı orijinal görüşler ortaya koyduğunu görmekteyiz. Aslında filozofumuz nazarında, türlerin sabitliği “zorunluluğu”, değişmeleri ise “zorunsuzluğu” gerektirdiğinden, türlerin değişerek (birbirinden farklılaşarak) meydana geldiğini savunan transformist- evrimci teorilere yakınlık gösterdiğini düşünebiliriz; bununla birlikte bu teorilerin mekanist katı bir tutum içine girmelerini, gayeliliği reddetmelerini ve bilimsel teorilerden çok bir felsefe – ideoloji halini almalarını eleştirdiğini de belirtmeliyiz. Onun, bu anlayışlar hakkındaki görüşlerini şu maddelerle özetleyebiliriz:

  1. Türlerin kökeni – varoluşları hakkında bilimsel problemlerle felsefi probelemler birbirine karıştırıl-mamalıdır.
  2. Bilimin görevi, evrim problemini ve türlerin birbirlerinden kökenlenerek ayrılışlarını çözümlemektir.
  3. Felsefenin görevi ise, türlerdeki morfolojik değişimlerin deneysel mekanizme – yalnızca natürel açık-lamalara indirgenip indirgenemeyeceğine, bu konudaki bütün metafizik-doğa üstü açıklamaların saf dışı bırakılıp bırakılamayacağına karar vermektir.
  4. Türlerin ne sabit kalması ne de değişkenlik göstermesi, tek başlarına ne gayeliliği ispat edebilir ne de onu çürütebilir.
  5. Darwin, tabii ayıklanmanın (doğal seçilimin) nesnesi olan varyasyonların nasıl ortaya çıktığını göste-rememiştir.[5] (Günümüzde neo-Darwinizm, varyasyonların meydana gelebilmesi için mutasyonların birikmesini bir mekanizma olarak savunmaktadır.) 
  6. Darwinist evrim teorisi, doğal seçilimi yapay seçilimle özdeşleştirmektedir. İnsanlar, evcil hayvanlar üzerinde faydalı karakterler (daha çok süt verme, daha hızlı koşma vb.) ortaya çıktığı zaman sun’i ayıklamayı yapmaktadırlar; halbuki doğada organizmaya avantaj sağlayacak karakterler tam olarak ortaya çıkmadan seçilimin konusu olamayacak; bu da gelişim süresince ileride fayda sağlayacak ka-rakterlerin nasıl korunduğu problemini doğuracaktır.

Bu iddialara dayanarak düşünürümüz, Darwinizmin bilimsel bir sistem olduğu, bununla birlikte her şeyi izah eden-boşluklardan masun (korunmuş) felsefi bir sistem olarak görülmemesi gerektiği sonucuna varmaktadır.

[Yazı serisinin bir sonraki (üçüncü) yazısını okumak için tıklayınız.]

Dipnotlar

[1]  Yani elimizde tuttuğumuz nesne, ya bir kalemdir (A) ya da kalem değildir (A olmayan); yarısı kalem yarısı silgi olsa bile elimizdeki nesneyi kalemle silgi arasında (A ile A olmayan arasında) bir nesne şeklinde tanımlayamayız, üst kısmı silgi –  alt kısmı kalem olarak tanımlarız.

[2]  Mesela insanların konuşan, düşünen, hareket eden nesneler olduğu vb; ölümlü olmanın bu özelliklerin o nesnelerde artık görülemez olması vb. gibi bazı ortak yönlerin “malzemelerin” gözlemlenmesi sonucu biz bunları aynı çatı altında ifade ederiz. Böylece meydana gelen kavramlar a posteriori (gözlemsel bilgiye dayanan) bir nitelik taşımış olur.

[3]  Ayrıca zihnimizde nesnelerin varlığına ilişkin bulunun a priori yargının da bu sentezde-hükümde bir rol oynadığını belirtmemiz gerekiyor.

[4] Mekanik kanunların sebebi – gerçek dayanağı olan, mekanik olmayan ve gerçek tesiri meydana getiren kanunların metafizik kanunlar olduğu söylenebilir. Boutroux’nun devamında tabiatta üstün reel etkilerin varlığından bahsetmesi, onun bu metafizik kanunlarla Allah’ın ilim, irade ve kudretini kastettiğini akıllara getirmektedir. Kanunların zorunluluğunun ispatlanamamasının ise bu sıfatların tecelli etmesinin zorunlu olmamasına karşılık geldiği söylenebilir.

[5] Boutroux “Aynı ortamda bulunan aynı türe ait organizmaların, aynı yolu takip etmesi beklenmesine karşın niçin farklı yönlerde gelişim gösterip çok sayıda varyantların meydana geldiği açıklanamamıştır” şeklinde eleştiride bulunmaktadır.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s