Felsefe Tarihi

Sosyalizm Nedir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.


Sosyalizm genel itibarı ile ekonomik olarak üretim araçlarının hakimiyetinin toplumlara ait olduğunu savunan ve herhangi egemen bir sınıfın veya zümrenin bu araçlar üzerindeki kesin hakimiyetini, belirleyiciliğini reddeden sosyal ve ekonomik bir doktrindir. Sermayenin yani mevcut ekonomik getirinin ve dağıtımın kamunun, devletin kontrolünde olması gerektiğini dile getirir. Sosyalist bakışa göre bireyler birbirinden izole bir şekilde yaşamaktan ziyade birbirleriyle iş birliği ve paylaşım içinde olmalıdırlar. Bundan ötürü üretilen herhangi bir ürün, mal sosyal bir nitelik taşır. Ürünün üretilmesinde katkı yapan her birey bu ürünün paydaşlarından biridir.

Sosyalizm muhtevası bakımından kapitalizme karşıt bir doktrindir. Sosyalistlere göre kapitalizm toplum içinde birtakım imtiyazlı ve egemen sınıfların doğmasına neden olur. Yani bir şekilde serbest piyasa rekabetinden kazançla çıkmış kimseler bu kazançlarını gelirlerini ve toplumdaki baskınlıklarını daha da büyütmek için sarf ederler ve böylece devamlı bir şekilde sermaylerini katlarlar. Bu durum toplumsal açıdan refahın birkaç kişinin veya bir zümrenin tekelinde toplanmasına neden olur ve toplum tabakalı bir yapı kazanır. Bu durum fırsat eşitsizlğinin ve sömürünün de kaynağı olur. İşte bundan dolayı sosyalizm kaynakların, üretim araçlarının ve sermayenin sahibinin kamu olması gerektiğin ve  kamunun kontrolünde işletiminin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunur. Bu savunum Kark Marx ve Fredrich Engels’in 1848’de komunist parti manifestosunda şu şekilde yer almıştır: “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır.”

Sosyalizmin politik bir duruş olarak ortaya çıkışı sanayi devrimi ile ortaya çıkmıştır. Entelektüel olarak tarihte Antik Yunan medeniyetinde yaşamış Platon’un devlet adlı eserinde izleri görülmektedir. Platon’un devletinde malların paylaşımına ek olarak eşlerin ve çocuklarında bu paylaşımın içinde olduğu bir devlet yapısından söz edilmiştir. Aynı zamanda bazı Hristiyan toplumlarda da ürünlerin ve işin paylaşımı görülmiştür. Fakat eski dönemlerdeki bu faaliyetler tarım ile sınırlıydı.

19. yüzyılda sanayi devrimi ile insanlar klasik tarıım toplumu hüviyetini terk ederek şehirlerde toplanmış ve fabrikalarda iş gücü olarak yerini almıştır. Bu dönemde Ağır çalışma koşulları ve ucuz iş gücü birçok işçiyi yoksulluğa mahkum etmiştir. Endüstriyel kapitalizmin radikal eleştirmenleri, birçok işçiyi yoksulluğa indirgeyen koşullara karşı yeni ve şanlı bir toplumun yaratılması için bilimi ve tarihi kullanan insanların kaderine ahlaki bir motivasyon kattılar. İlk defa 1830’larda kullanılan sosyalist terimi bu radikallari belirtmek amacı ile kullanılsa da daha sonra bu grup ütopik sosyalist adını almışlardır.

Fransız aristokrat Claude-Henri de Saint-Simon erken sosyalistlerden biridir. Her ne kadar üretim araçlarının kamuya ait olmasını savunmasa da, bu araçların bilim adamı, sanayici gibi toplumun ihtiyaçlarına göre belirlenen profesyonel bir kadro tarafından yönetilmesini savunmuştur. Robert Owen da bu dönemdeki sosyalistlerden biridir. Enterasan bir şekilde tekstil fabrikası sahibi olan Owen günün koşulları içerisinde işçilere daha insancıl bir çlaışma koşulları sunmuştur. Aynı zamanda fabrikasında 10 yaşından küçük çocukları işçi olarak çalıştırmamıştır. Owen insanoğlunun sabit bir yapı da değil de devamlı değişen bir yapıda olduğunu savunmuş ve bu değişimin zamanın koşullarına bağlı olarak gerçekleştiğini söylemiştir. Yani bir insan bencil ise bu insanı bencilliğe iten veyahut yönlendiren  koşullar vardır. Bu durumu düzeltmenin yolu ise koşulların değişiminden geçtiğini savunmuş ve buna paralel olarak 1825’de New Harmony’de bir arazi satın alarak buraya yerleştirdiği insanlara sosyal işbirliği içerisinde kendi kendine yetebilen bir sistem kurmaya çalışmıştır. Birkaç yıl içinde başarısız olsa da Owen dikkatini sosyal işbirliğini kuvvetlerindiren ticaret odaları, kooperatifçilik gibi diğer birtakım yöntemlere yöneltmiştir.

1830-40’lı yıllarda Louis Blanc, Louis-Auguste Blanqui, Pierre-Joseph Proudhon gibi sosyalistler organize olarak propagandaya başlamışlardır. Blanc 1839’da yazdığı L’Organisation du travail (1839) adlı eserinde devletin finanse ettiği ama işçilerin çalışanların kontrolünde olan bir sistem önermiştir. Bu sistemde herkesin hakları garanti edilecek ve böylece sosyalist bir toplum ortaya çıkacaktı. Blanquie tam tersi devrimci bir bakış açısı ile hareket etmiştir. Eylemlerinden ötürü 33 sene hapiste kalan Blanqui’e göre sosyalizm mevcut düzende başarıya ulaşamazdı. Bunun için bir devrimle devrilip yerine büyük özel sermayenin ve üretim araçlarının devlet tarafından el konulduğu kalıcı bir diktatörlük ile mümkün olabilirdi.

Sosyalizmin en büyük teorisyenlerinden birisi Karl Marx’dır. Marx  Sosyalizme Fredrich Engels ile birlikte kendi bilimsel yaklaşımını katmıştır. Özellikle erken sosyalistlere getirilen ütopik gibi nitelemeler aslında Marx tarafından yapılmıştır. Marx’a göre Sosyalizmin başarısı belli bir takım yerlerde dünyaya örnek olması amacı ile oluşturulmuş sistemlerle mümkün olmayacaktı. Ona göre Sosyalizm sınıf mücadelesi ile başarılı olabilirdi. Marx’ın bu önermesinin altında kendisinin de hocası olan Hegel’in, Tarih Felsefesi yatmaktadır. Hegel’e göre tarih insandaki bir tür duyamın ortaya çıkışını sağlamak üzere diyalektik bir akışla işler. Yani bireyler ve hatta devletler tarih boyunca karşıt iki fikrin, ideanın çarpışarak oluşturduğu daha yüksek bir bilinç ve özgürlüğe erişirler. Örnek olarak kölelik eskiden normal bir durum iken tarih boyunca kölelerin çektikleri eziyetler, sıkıntılar ve acıların bir birey olarak farkına varılması köleliliğin bitmesini sağlamıştır. Marx’da hocası gibi düşünerek kaynaklar ve ekonomik araçlar üzerinde tarih boyunca süregelen sınıf mücadeleleri ile birlikte oluşan bilinç Sosyalizm’in başarısının kaynağı olacağını belirtmiştir. Marx iş gücü dışında ellerinde bir şey olmayan işçilerin mevcut baskı altında bir tür bilince ulaşarak yeni bir sınıf oluşturacağını söylemiş ve bu sınıfa Proleterya demiştir. Bu sınıfın burjuva karşısındaki zaferinin birtakım silahlı ayaklanmalar ile mümkün olacağını söylemiştir. Yani proleterya birtakım ayaklanmalar ile fabrikaları, kaynakları, demir yollarını ele geçirerecek ve devleti kontrol ettikten sonra proleteryanın diktatörlüğünü kuracağanı belirtmiştir.

Marx aynı zamanda Rusya gibi yarı feodal ülkelerin kapitalizm sürecini yaşamadan sosyalizme geçiş yapabileceğini de öngörmüştür. 1864’de Birinci Enternasyonel’in kuruluşunda da önemli rol oynamıştır.

1883 yılına kadar Sosyalistler kendilerini Marxist olarak adlandırmışlardır. Marx’ın etkileri 1875’te Almanya’da Ferdinand Lassale tarafından kurulan Almanya’nın Sosyal Demokratik Partisinde (SDP) de önemli ölçüde yer almıştır.

Daha sonraki süreçte Lenin hem sosyalizm hem de Bolşevik Devrimi’nde önemli rol oynayan sosyalistlerden biridir. Marx’ın yolundan sapmakla suçlanmıştır. Marxist’lere göre ne kadar Marx açık bir kapı bırakmış olsa da bir toplumda Sosyalizmin başarılı olabilmesi için kapitalist sürecin yaşanmış olması gerekliydi. Lenin emperyal bir süreci yaşayan bir toplumun da sosyalizme geçiş yapabileceğini söylemiştir. 1902’de yazığı Ne Yapmalı? (What is to be Done?) adlı eserinde işçilerin kendilerinin sadece daha fazla para ve daha iyi çalışma koşulları için mücadele edeceğini ama otoriter Rus Yönetiminin disiplinli elit kimselerden oluşacağını söylemiştir. Tam ters şekli ile düşünen muhaliflerini parti içinde oyları manipule ederek Menşevik (Azınlık) olarak nitelendirmiştir. Nitekim 1917’de Çarlık rejiminin yıkılıması Lenin’i haklı çıkarmıştır.

Daha sonraki süreçte iki koldan ilerleyen Sosyalizm’in bir kolu devrimci Marxistler olan kommunistler vasıtası ile ilerlerken bir kol da Marxist olmayanlar ile ilerlemiştir. Marxist olmayanlar, sosyal demokratlar, emekçilerdir. Bu grup Marxistlerin aksine daha yumuşak ve demokratik yollar ile mücadeleye girişmişlerdir. Ayrıca Marxislerin aksine tarihin koşulları Sosyalizm lehine oluşturduğu anlayışı reddetmişlerdir. Komunist camiada ise Lenin öldükten sonra Stalin ve Leon Trotsky arasında bir tür iktidar mücadelesi yaşanmış bu mücadeleden Stalin kazançlı çıkmıştır. Bununla birlikte Trotsky ve diğer muhaliflerinin ölüm fermanlarını imzalayarak karşıtlarını etkisiz hale getirmiştir. Birtakım sanayileşme ve kolektivist adımlarla çabalarını sosyalizmi bir ülkede yaşama üzerine yoğunlaştırmıştır. Asya’da Komunist ülkeler dışında Japonya Sosyalist birtakım politikalar uygulamıştır.

Güney Amerika’da Sosyalizm açısından birtakım olaylar barındırmaktadır. Castro ,Hugo Chavez, Salvador Allende gibi sosyalist liderler her ne kadar ortak bir program uygulamasalarda genel olarak refahın tabana yayılmasını destekleyen, neoliberal anlayışı reddeden, sermayenin kamulaştırılmasını öngören birtakım ortak ilkeler dahilinde hareket etmişlerdir.

Sovyetlerin dağılışı komunizmin çöküşü olmuştur. Günümüzde Çin gibi ülkelerde komünist rejim devam ediyor gibi gözükse de özel sermayenin teşvik edilmesi, piyasa ekonomisine geçilmesi gibi birtakım uygulamalar aslında Komunizmin yavaş yavaş ölmekte olduğunu göstermektedir.

20. yüzyılın sonlarına doğru bilginin ve deneyiminin, ürün ve iş gücünden daha değerli hale gelmesi Endüstriyel Kapitalizme bir tepki olarak gelişen sosyalizmin sorgulanmasına neden olmuştur. Bu durum klasik sosyalist eşitlikçi refah anlayışının korunarak bunun yanında sınıf mücadelesi ve üretim araçlarının kamulaştırılması anlayışının terk edildiği merkez-sol bir anlayış oluşmuştur. Tony Blair, Bill Clinton, Şansölye Gerhard Schröder gibi liderler bu anlayış dahiline politikalar uygulayan liderler olarak örnek verilebilir. Fakat bu merkez-sol anlayış zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapması gerekçesi ile eleştirilmiştir. Bunun yerine market sosyalizmi olarak bilinen daha farklı bir anlayış gelişmiştir. Basitçe açıklamak gerekirse herhangi bir organizasyon veyahut şirket kapitalist üretim şeklinde olduğu gibi piyasadan daha çok kazanç elde etmek için çalışacak fakat bu organizasyonu veyahut şirketi yönetenler bu şirkette çalışanlar olacaktır. Böylece sermaye demokratik bir şirket içi yönetimi ile kontrol edilecektir. Bir nevi ekonomik demokrasi olarak nitelendirilen bu anlayışın Sosyalizmin geleceği olduğu düşünülmektedir.

Kaynakça

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s