Film, İNCELEMELER

Bir Sisteme Başkaldırı Destanı: Dövüş Kulübü

Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.


Dövüş Kulübü çok konuşulmuş, birçok tartışmalara konu olan ve Chuck Palahniuk tarafından yazılmış Dövüş Kulübü romanından uyarlanmış kült bir filmdir. 1999’da David Fincher tarafından yönetilmiş olan bu film muhteşem konusu ve Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter’ın muhteşem oyunculuklarıyla adeta bir şaheser olmuştur. İnsanların tüketici olarak içine düştüğü aciz durumu çok sert bir şekilde eleştirmiş, bize sunulan modern(!) yaşamı adeta topa tutmuştur.

Filmde geçen olaylar ve filmin atmosferi sizi filmin içine çekiyor, size oradaymış hissi veriyor. Kullanılan mekanlar ve çekim yöntemleri oldukça başarılı.

Tüm zamanların en çok sevilen filmlerinden olan Dövüş Kulübü benim en sevdiğim ve birçok defa izlediğim bir film olmuştur. Çünkü zaman geçtikçe filmde eleştirilen hayat etkisini daha fazla göstermektedir. Filmde birçok konu eleştirilmiş, alaya alınmıştır. Bunlardan çok önemli gördüğüm bazı meseleleri yazımın kalan kısmında anlatmaya çalışacağım.

Tüketici Olarak Modern İnsan

Kapitalist düzen o kadar sinsi bir şekilde bizi köleleştirdi ki yaşarken artık düşünmez olduk. Bize ne sunuluyorsa onu aldık, bizden ne isteniyorsa onu yaptık ama hiç sorgulamadık. Üreticiliğimiz köreldi, bizim yerimize düşünüldü. Bizi gereksiz bir rekabete soktular. Sürekli yarıştık ama bu rekabetin sonunu, bize kaybettirdiklerini hiç düşünmedik. İhtiyacımız olmayan şeyler için zamanımızı ve enerjimizi harcadık. Yeni bir insan sınıfı doğdu: “Tüketiciler”

Bizi manipülasyon ederken sürekli bizim hayvani güdülerimizi (iç güdüler) ve zaaflarımızı kullandılar.

Filmde, sistemin bizi manipüle ederken kullandığı içgüdülere örnek olarak “Yuva Kurma İçgüdüsü” verilmiştir. Başkarakter bundan dolayı sürekli mobilyalar ve çeşitli eşyalar almıştı. İçindeki tatminsizliği bunlarla gidermeye çalışıyordu. Tüm hayatını buna adamıştı ve içine düştüğü bu zavallı durumu hiç düşünmemişti. Tyler bu durumu çok güzel ifade etmiştir: “Sahip olduklarının gün gelir kölesi olursun.” Baş karakter ömrünü adadığı eşyalarını bir gün kaybedeceğini aklına bile getirmemişti. Evini yanarken gördüğünde bizlerin tüylerini diken diken eden şu sözü söylemiştir: “Demek böyle şeyler de olabiliyormuş.”

Zaaflarımızın kullanılmasına örnek olarak da “Beğenilme İsteği” verilmiştir. Sistemin belirlediği güzellik ölçülerini de sorgulamadan kabul ediyoruz ve o ölçülere göre yaşamaya çalışıyoruz. Spor sektörü bize daha çok ürün satmak için sürekli bizi manipüle ediyor. Dergilerde ve televizyonlarda sürekli reklam yapıyorlar, bizim beğenilme isteğimizi kullanıyorlar. Biz de düşünmeden onların dediklerini yapıyoruz. Hatta bazen beğenilme isteği gözümüzü o kadar kör ediyor ki sırf istediğimiz gibi görünmek için sağlığımızı tehlikeye atıyoruz.  Örneğin Bob büyük şampiyonluklar elde etmiş bir vücut geliştirmeciydi. Testis kanseri olmadan önce büyük ilgi görüyor, toplumun beğenisini kazanıyordu. Daha iyi gözükmek için sağlığını tehlikeye atıyor, hatta atlara verilen dopingleri ve steroidleri kullanıyordu. Vücut geliştirme uğruna testis kanserine yakalanmış ve iflas etmişti. Neredeyse her şeyini kaybetmiş, ailesi onu terk etmişti. Yani düşünmeden sistemin dediklerini yapmış, elindekileri kaybedeceğini hiç hesaba katmamıştı.

Medyanın ilerlemesi insanların daha hızlı manipüle edilmesini kolaylaştırdı. Gerçekten de hayatımızı reklamlara göre tasarlıyoruz. Tyler bu konuda şöyle demiştir: “Reklamlar yüzünden gözümüz sadece araba ve kıyafet görüyor. İhtiyacımız olmayan şeyleri alabilmek için nefret ettiğimiz işler yapıyoruz.”

İnsanlara biçilen değer de sistemin istediği gibi değişti. Maddiyat, maneviyattan daha çok insanın değerini belirlemeye başladı. Sosyal ilişkilerde önemli olan güven, dostluk gibi manevi değerler göz ardı edilmeye başlandı, onun yerine para, şöhret ve statü gibi maddi değerler önem kazanmaya başladı. Filmde Tyler’ın bir sözü bu konuyu tokat gibi yüzümüze çarpmaktadır: “İşin değilsin, kullandığın araba değilsin, cüzdanının içeriği değilsin, üzerindeki haki pantolon hiç değilsin.”

Sistemin İnsanları Uyuşturması

Filmde “uykusuzluk” kavramı üzerinde çok durulmuş. Olaylar başkarakterimizin uykusuzluğuyla başlıyor. Başkarakter sürekli uykusuzken her şeyin gerçek dışı ve birbirinin kopyası olduğunu söylüyor. Aslında burada uykusuzluk kavramı “uyuşturulma” kavramını temsil ediyor.

Sistem reklamları, iç güdüleri ve zaafları kullanarak bizi uyuşturdu çünkü bizim düşünmemizi istemiyor, bizim düzene ayak uydurmamızı istiyor. Bizi araba, kıyafet gibi şeylerle kandırarak bizim sabah akşam büyük şirketler için çalışmamızı sağlıyorlar. Yaptığımız işlerin bizi mutlu etmesine bakmıyoruz, bize paradan başka bir şey kazandırıp kazandırmadığına bakmıyoruz bu uyuşturma yüzünden. Sadece kazandığımız parayla neler alabileceğimize odaklanıyoruz. Halbuki bunlarla yetinmemeliyiz çünkü verdiğimiz emekler ve zamandan dolayı daha iyi bir hayat hak ediyoruz.

Bizi o kadar çok uyuşturdular ki her günümüz aynı geçiyor. Özgür olduğumuzu zannediyoruz ama bize çizilen hayatların çok dışına çıkamıyoruz. Örneğin başkarakter öyle uyuşturulmuş ve günleri o kadar birbirine benziyor ki hangi günde olduğunu patronunun kravat renginden çıkarıyor. Günler birbirinin kopyası, insanlar birbirinin kopyası, reklamlar televizyon programları birbirinin kopyası. Yani kısacası her şey birbirinin kopyası.

Modern Dünyada Yalnızlaşan İnsan

Doğamız gereği samimi, gerçek ilişkilere ihtiyaç duyarız. Yalanlar bizi tatmin etmezler. Aynı zamanda dinlenilmeye ve anlaşılmaya da ihtiyaç duyarız. İnsanları yalanlara o kadar çok alıştırmışlar ki insanlar doğal ve gerçek olan şeyleri unutmuştur. Bu yüzden hayatlarından tatmin olamazlar.

Başkarakterin hayatı o kadar sunidir ki gerçek samimiyeti terapi gruplarında bulur. Hasta olmamasına rağmen terapilerde hastaymış gibi davranır. İnsanlar gerçekten onu dinler ve anlamaya çalışır. Ayrıca orada gerçekten acı çeken insanları görür. Onların umutsuzluk içinde kaderlerine boyun eğdiklerini görür ve şu sözü söyler: “Tüm umudunu kaybetmek özgürlüktür.” Orada kadere boyun eğmeyi öğrenir ve her akşam ölüp tekrar küllerinden doğmuş gibi hissetmeye başlar.

Ancak bir gün Marla terapi gruplarına katılır. Başkarakter onun orada olmasından oldukça rahatsızdır çünkü Marla da onun gibi hasta değildir. Marla yüzünden kendi sahtekarlığı aklına gelir ve Marla’nın yalancı olduğu için oranın samimiyetini bozduğunu düşünür. Başkarakterin bu düşüncesi, insanların gerçek şeylere, gerçek ilişkilere duyduğu ihtiyacın bir simgesidir adeta.

Makineleşen İnsan

Yeni düzen sadece bizim özgürlüğümüzü kısıtlamakla kalmadı aynı zamanda bizim vicdanımızı da köreltti. İnsanlara bir nesne gibi davranılmaya başlandı. İnsan ölümleri ve daha birçok önemli olay önemini kaybetti.

Örneğin başkarakterin işi kaza yapan şirket ürünü arabaları kaza sonrası kontrol etmektir. Onun için arabanın içinde ölen insanlar istatistikten başka bir şey değildir. Kendisi trafik kazası yaptıktan sonra “İnsanlar kaza yaptıklarında demek böyle hissediyormuş.” demiştir.

Tyler, insanların özlerini kaybettiğini şöyle ifade etmiştir: “Saplantılı bir yaşam tarzının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, fakirlik. Bunlar bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren şöhret dergileri, 500 kanallı televizyon ve iç çamaşırlarında yazan isim.”

Ayrıca Albert Camus’un çok güzel bir sözü vardır: “Ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu, dünya işleri artık iyi gitmiyor demektir.”

Son Sözlerim

Düzenin efendileri bizi her yerde manipüle ediyor: Sosyal medya ve televizyondaki sahte ortamlar, iş yerleri, eğitim kurumları, yaşadığımız sosyal hayat ve daha birçok yerde. Bize dayattıkları temel şey ise tüketmek. Sürekli bizi birbirimizle yarıştırıyorlar. İç güdülerimizi, zaaflarımızı kullanıyorlar. Çeşitli ideolojileri çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Örneğin sigara kullanımını artırmak için zamanında “Erkek adam sigara içer.” gibi mottolar kullanmışlardır. Sonra kazandıkları paraya doyamayarak kadınları hedef almışlardır. “Erkeklerin yaptığı her şeyi kadınlar da yapabilir. Kadınlar da içebilir.” gibi sloganlarla feminizmi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.

İnsanlar sürekli birbirleriyle rekabet halinde ve bu durumun onlara nasıl zarar verdiğini sorgulamıyorlar. Sürekli daha çok para kazanma, daha yeni eşya alma derdindeler. Örneğin bazı telefon markaları astronomik fiyata telefon satmakta ve kısa sürede farkı olmayan modeller çıkarmaktadır. Buna rağmen insanlar yeni model almak için mücadele etmektedirler.

Bu sistem okulda ve iş yerinde de geçerlidir. Okullarda öğrencilerin bir şeyler öğrenmesi ve topluma faydalı bireyler olması amaçlanmamakta, aksine onların birbirleriyle yarışması amaçlanmaktadır. İş yerlerinde iş arkadaşları birbirlerini destekleyip haklarını savunacağına daha yüksek yerlere gelmek için birbirlerini harcamaktadır. Bu durum sadece kapitalist düzenin ve onun yöneticisi olan şirket sahiplerinin işine gelir. Maalesef insanların düşünmemesi, aşağılık kompleksi vb. zaafları yüzünden bu düzen devam etmektedir.

Güzellik ve spor sektörü sürekli güzellik algısını değiştirmekte ve insanlara nasıl görünmesi gerektiğini söylemektedir. Elbette insanların özsaygılarından dolayı daha iyi görünmek istemeleri gayet doğaldır ancak steroid satan firmaların rekabet ortamı oluşturması sonucu çoğu kişi sağlığını tehlikeye atmaktadır. Hatta son zamanlarda feminist ideoloji alet edilerek “Kadınlar da erkekler kadar güçlü olabilir.” gibi sloganlarla kadınlarda steroid kullanımı artmıştır. Böylelikle sektör sahipleri sadece erkeklere değil kadınlara da ürünlerini satmaktadırlar.

Yazımı Albert Camus’un çok beğendiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Düşünme alışkanlığı edinmeden, yaşama alışkanlığı ediniyoruz.”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s