Tarihi Makale

Aydınlanma Çağı

Bu makaleyi 3 dakikada okuyabilirsiniz.


Aydınlanma, Fransızca: siècle des Lumières (kelimenin tam anlamıyla “Aydınlanmışların yüzyılı”), Almanca: Aufklärung, 17. ve 18. yüzyıllarda, Avrupa’da Tanrı, akıl, doğa ve insanlıkla ilgili fikirlerin geniş kabul gören bir dünya görüşüne sentezlendiği ve sanat, felsefe ve siyasette devrimci gelişmelere yol açan entelektüel bir harekettir. Aydınlanma düşüncesinin merkezinde, insanların evreni anlama ve kendi koşullarını iyileştirme gücü olan aklın-nedenselliğin kullanılması ve yaygınlaştırılması vardı. Rasyonel olan insanın hedefleri bilgi, özgürlük ve mutluluk olmalı idi.

Özgürlüğün Liderliğinde İnsanlar

Aklın yani Us’un kullanımı ilk olarak antik Yunan filozofları tarafından araştırılmıştı. Romalılar, özellikle rasyonel doğal düzen ve doğa kanunları fikirleri dahil olmak üzere, Yunan kültürünün çoğunu benimsemiş ve korumuştu. Bununla birlikte, İmpratorluk dönemi ortasında, kişisel kurtuluş için Hristiyanlık yeni bir araç olarak ortaya çıktı ve yaygınlaştı. Bununla birlikte Hıristiyan düşünürler yavaş yavaş Greko-Romen miraslarını kullanma fırsatı buldular. Thomas Aquinas’ın çalışmasında doruğa çıkan Skolastisizm olarak bilinen düşünce sistemi, mantığı bir anlayış aracı olarak yeniden diriltmiş, ancak onu manevi vahiy ve Hıristiyanlığın açığa çıkan gerçeklerine tabi kılmıştır.

Hristiyanlığın ortaçağdaki sarsılmaz entelektüel ve politik yapısı humanizm, rönesans ve protestan reformları ile birlikte oldukça sarsıldı. Hümanizm Francis Bacon, Nicolaus Copernicus ve Galileo ile birlikte deneysel bilimini ve René Descartes, Gottfried Wilhelm Leibniz ve Sir Isaac Newton’un matematik alanında önemli araştırmalarını ortaya çıkardı.Rönesans, Klasik kültürün çoğunu yeniden keşfetti ve insanların yaratıcı varlıklar olduğu fikrini yeniden canlandırdı. Bu zihniyet Reformasyon ile birlikte daha doğrudan ama uzun vadede daha az etkili olmayan Roma Katolik Kilisesi’nin monolitik otoritesine meydan okudu. Bacon veya Descartes için olduğu gibi Martin Luther için de gerçeğe giden yol akıldan yani Us’tan geçiyordu. İster bilimsel manada olsun isterse de kilise açısından ruhsal meseleler, artık dizginlenmemiş zihinlerin incelemelerine tabi olacaktı.

Aklın herhangi bir soruna başarılı bir şekilde uygulanması, onun doğru uygulanmasına vesile olacak bir metodolojinin geliştirilmesine bağlı idi. Böyle bir metodoloji, en çarpıcı biçimde, tümevarım ve tümdengelim mantığının kapsamlı yeni bir kozmolojinin yaratılmasını mümkün kıldığı bilimlerde ve matematikte başarıldı. Özellikle Newton’un, gezegenlerin hareketlerini yöneten yasaları birkaç matematik denkleminde tatbik etmedeki başarısı, insanın bilgiye ulaşma kapasitesine olan inanca büyük bir ivme kazandırdı. Aynı zamanda, birkaç basit – ve keşfedilebilir – kanunla yönetilen bir mekanizma olarak evren fikri, Hıristiyanlığın merkezi olan kişisel Tanrı ve bireysel kurtuluş kavramları üzerinde yıkıcı bir etkiye sahipti.

Kaçınılmaz olarak, akıl mefhumu dinin bizzat kendisine de uygulandı. Bu uygulanışın doğal -rasyonel- olarak ürünü, hiçbir zaman örgütlü bir kült ya da hareket olmamakla birlikte, özellikle İngiltere ve Fransa’da iki yüzyıl boyunca Hıristiyanlıkla çatışmayan Deizm idi. Deizm’e göre, çok az dini hakikat yeterliydi ve bunlar tüm rasyonel varlıklara tezahür ettikleri hissedilen gerçeklerdi. Bu hakikatler genellikle mimar veya makinist olarak tasavvur edilen tek bir Tanrı’nın varlığı, bununla yönetilen bir ödül ve cezalar sisteminin varlığı Tanrı ve insanların erdem ve dindarlık yükümlülüğü idi. Deistlere ek olarak, aklın dine uygulanmasının daha radikal ürünleri de mevcuttu, bunlara: şüphecilik, ateizm ve materyalizm örnek olarak verilebilir.

Aydınlanma, ilk modern sekülerleşmiş psikoloji ve etik teorilerini üretti. John Locke, insan zihnini doğuştan bir tabula rasa olarak deneyimin özgürce ve cesurca yazdığı boş bir sayfa şeklinde tasvir etti ve bireyin karakterinin dünyayı kendi deneyimleme mefhumuna göre oluştuğunu ifade etti. Dolayısı ile iyilik veya ilk günah gibi sözde doğuştan gelen niteliklerin hiçbir gerçekliği yoktu. Daha karanlık bir şekilde, Thomas Hobbes, insanı sadece kendi zevkinin ve acısının tezahürü olarak tasvir etti ve bundan hareketle oluşturduğu insan davranışının ne iyi ne de kötü olduğu amacının sadece hayatta kalmak ve kendi zevklerini maksimize bir boyuta erdirmek şeklindeki teorisi radikal politik teorilerin ortaya çıkmasında etkili rol oynadı. Devlet bir zamanlar ebedi bir düzenin dünyasal bir yaklaşımı olarak görülüyordu ve İnsan Şehri’nin Tanrının Şehri üzerine modelleniyordu. Bu dönemle birlikte Devlet müessesesi artık bireyler arasındaki doğal hakları korumayı amaçlayan ve karşılıklı faydanın teminat altına alındığı bir düzenleme olarak görülmeye başlandı.

Bununla birlikte, toplumsal bir sözleşme olarak toplum fikri, gerçek toplumların gerçekleriyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Böylece, Aydınlanma kritik, reformcu ve nihayetinde devrimci hale geldi. İngiltere’de Locke ve Jeremy Bentham, Fransa’da Montesquieu, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Denis Diderot ve Condorcet ve Koloni Amerikasında Thomas Paine ve Thomas Jefferson, olarak doğal haklara dayalı ve politik bir demokrasi şeklinde işleyen daha yüksek bir sosyal örgütlenme biçimi olarak devlet müessesinin düşüncesel olarak ilkelerinin ortaya çıkmasında  ve  keyfi, otoriter devletin artan eleştirisinde katkıda bulundu. Bu tür güçlü fikirler İngiltere’de reform, Fransa ve Amerika’da devrim olarak vücud bulacaktı.

Aydınlanma, kendi aşırılıklarının kurbanı olarak sona erdi. Deistlerin sadeleştirilmiş, seyrekleştirilmiş din anlayışları teselli veya kurtuluş arayanlar için pek bir şey ifade etmiyordu. Soyut aklın övülmesi, karşıtlarını Romantizm olarak bilinen kültürel hareket içinde duyum ve duygu dünyasını keşfetmeye teşvik etti. Fransız Devrimi’ni izleyen Terör Dönemi, eşitlikçi bir toplumun kendi kendini yönetebileceği inancını ciddi şekilde teste tabi tuttu. Bununla birlikte, Aydınlanma düşüncesinin çoğunu belirleyen yüksek iyimserlik, insanlık tarihinin geleceğe doğru devam edecek genel bir ilerlemenin kaydı olduğu inancı olarak sonraki iki yüzyıl boyunca hareketin en kalıcı miraslarından biri olarak varlığını sürdürdü. İnsanın ilerlemesine ve diğer Aydınlanma değerlerine olan bu inanç ve bağlılık, 20. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa felsefesinin bazı akımları, özellikle de postmodernizm içinde sorgulandı.

Bu makale İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiştir. Makalenin orijinaline erişmek için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s