SAĞLIK

Tıbbın İçinden

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.


Tıp, yaşamı paylaşma sanatıdır derler. Ben bu tanımın yeterli olmadığını düşünüyorum. Doktor, kişi hastalandığında hastasıyla hayatı paylaşmaz, kendi hayatını ortaya koyar onu kurtarmak için…

Kendi hayatından, zamanından alır hastasına verir. Böyle kutsal bir meslektir doktorluk. Gelin, beraber dünyanın en minik savaşçısı Eliska bebeğin hayata tutunmak için nasıl olağanüstü çaba verdiğini, her şey aleyhine iken nasıl bir şekilde ölüme meydan okuduğunu görelim.

Mucize bebek Eliska’nın annesi Eva, hamileyken beyin felci geçirdi ve onu baygın halde bulan eşi Eva’yı hemen hastaneye götürdü ancak tüm uğraşlara karşın Eva öldü. Eva’yı Eva yapan beyni geri dönüşümsüz biçimde ölmüştü. Bağlanan elektronik ölçüm cihazlarından herhangi bir elektriksel aktivite alınmıyordu. Dopler USG’ye göre de beyinde kan akımı yoktu. Eva’nın beyni, mezar içindeki bir beyin gibi tamamen işlevsiz bir et parçası haline gelmişti. Eva artık yoktu ama görevi Eva’yı, yani beyni yaşatmaya yarayan diğer organları, ölüm hastanede gerçekleştiği için -makinelerin desteğiyle- fonksiyonlarını sürdürüyordu. O organlarla birlikte bir şeyi daha: Henüz 300 gr. olan bebeği Eliska’yı. Eva’yı makineye bağladılar. 3.5 ay boyunca bebeğin anne karnında yaşamasını ve büyümesini sağladılar. Böyle yazınca belki ne var bunda makine yapmış tüm işi diyebilirsiniz ancak durum o kadar basit değildi. Çünkü doktorlar işi makinaya bırakıp başka hastalarla ilgilenselerdi eğer, şu an Eliska’nın inatçılığını değil -sanıyorum ki- ölümüyle ilgili acıklı hikayesini okuyor olurduk. Bebeklik dönemi insan hayatının her anlamda en önemli dönemidir. O dönemde insana iyi veya kötü anlamda etki eden her şey geleceğini etkiler ve siz de tahmin edersiniz ki annesinden, başka bir deyişle büyümesi için gereken hormonundan, yaşaması için gerekli oksijeninden mahrum kalan Eliska’yı hayatta tutmak için bir makineden fazlası gerekiyordu. Bunca olumsuzluğa rağmen Eliska bebek, 2130 gr. ağırlığında sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Tıbbın çocuğu Eliska, hayatın boyunca mutlu olman dileğiyle…

Eliska Bebek

Şimdi de sizlere bir epilepsi hastasının 1950’li yıllarda beyinle ilgili bilgilerimizin ne kadar geride olduğunu anlamamızı sağlamada ve tıp bilimindeki karanlık kalmış noktaların aydınlatılmasında ne kadar etkili olduğunu anlatmak isterim. 80 yaşında bir amca size “27 yaşındaymış gibi hissediyorum.” dese eminim içinizden umarım ben de yaşlılığımda böyle dinç hissederim dersiniz ama durun, hemen böyle bir dilek dilemeden önce gelin Bay Henry’nin hikayesini hep beraber inceleyelim. 82 yaşında öldüğünde yalnızca 27 senelik hafızaya sahip olan Henry Molaison’ın bütün hayatı küçük bir bisiklet kazadan etkilenmişti. Yaşamış olduğu dönemde epilepsi hastalığının çaresi olarak denenecek beyin ameliyatı sonrasında hafızasını yitirecek ve hayatının geri kalanını, her şeyi unutup tekrar tekrar öğrenerek geçirecekti. İlk başta küçük nöbetler halinde kendini gösteren epilepsisi, 16 yaşına geldiğinde şiddetini arttırmaya başladı. 27 yaşında ise artık bütün hayatını etkiliyordu. 1953 yılında henüz 27 yaşındayken beyin cerrahı Dr. William Beecher Scoville tarafından ameliyat edilerek beyninin her iki tarafında bulunan temporal lobun 3’te 2’si alındı. Sıkıntı şuydu ki o dönemde beyin ile ilgili bilinenler günümüzden çok gerideydi. Özellikle bu zor ameliyatı gerçekleştirmek için…

Bu büyük ameliyattan sonra Henry’nin epilepsisi artık kontrol altındaydı. Henry artık yeni anılarını uzun süreli hafızasına kaydedemiyordu. Ameliyat olmadan önceki hayatını hatırlayabiliyordu. Ailesini tanıyor, eski anıları hakkında net bir biçimde konuşuyordu. Kısa dönemli hafızası iyiydi ancak yeni öğrendiği bilgileri birkaç dakika sonra unutuyordu. Tıp dilinde amnezi olarak adlandırılan bu durumu araştıran nörologlar, çok önemli bir şeyi keşfettiler. Henry’nin ameliyatından önce belleğin, beynin tamamı tarafından yöneltildiği düşüncesi yaygındı. Ancak bu vakadan sonra beynin tamamı tarafından kontrol edilmediği, bunun için özelleşmiş bir sinir ağının (hipokampüs) var olduğu ortaya çıktı. Bilim geliştikçe insan hayatının kalitesi ve uzunluğu da aynı oranda artacaktır. “50 First Dates” filmini izlerseniz, belki Bay Henry’nin hikayesi gözünüzde daha iyi canlanabilir.

Henry Molaison

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s