ÇEVİRİ, Felsefi Makale

Bilim Felsefesi-3: Eliminativizm ve Yanlışlamacılık

Bu yazıyı 12 dakikada okuyabilirsiniz.


(Bu yazı, Britannica Ansiklopedisi “Bilim Felsefesi” maddesinin çevirisinin 3. yazısıdır.)

Sübjektif Bayesçilik, günümüzde bilimsel hipotezlerin onaylanmasında en popüler olan görüştür; bu kısmen, onaylamanın önemli prensipleriyle uyum halinde görünmesinden kısmen de hem sistematik hem de açık olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak (bir önceki yazıda) özetlenen endişe, (teorinin) eleştiricilerinin baskı yaptığı ve savunucularının da karşılamaya çalıştıkları tek endişe değil. Diğer (endişelerin) yanı sıra, (bilimsel hipotezlere) belirli olasılık atamaları gerçekleştirmenin, yalnızca istatistiksel hipotezlere odaklanıldığında bilimsel muhakemelerde yer alabileceğine dair bir itiraz da bulunmaktadır. Hipotezlerin test edilmesine ve değerlendirilmesine ilişkin daha sade bir bakış açısı, bilim adamlarının Sherlock Holmes’un yöntemiyle ilerlediklerini düşündürür: Birbirine rakip olan hipotezler formüle ederler ve bazılarını elemek için kurgulanmış testleri uygularlar, ta ki geriye kalan hipotezin “doğru” olduğuna karar verilsin (her ne kadar öncül olarak “doğru” makul kabul edilmese de). Bayesçiliğin aksine, bilimsel muhakemeye yönelik bu yaklaşım, doğrudan hipotezlerin kabulü ya da reddi ile ilgilidir ve bu sebeple  bilim adamlarının günlük pratiklerine, olasılıkları (tayin edip, deney sonuçlarına göre) sürekli olarak değiştirmeye yönelik yaklaşımdan çok daha yakın görünmektedir. Fakat bezen “eliminativizm” olarak adlandırılan bu görüş de ciddi itirazlarla karşı karşıyadır.

Resim 1: Sübjektif Bayesçiliğe Göre Olasılıkların Deney Verilerine Göre Değişimi

Başlıca ilk endişe, alternatif hipotezlerin eksiksiz biçimde belirlenmesine odaklanır. Kır evi cinayeti vakasında Sherlock Holmes (ya da onun gibi bir dedektif) belirli bir şüpheliler listesine sahiptir. Bununla birlikte, bilimsel araştırmalard,  potansiyel hipotezlerin böyle eksiksiz bir listesi mevcut değildir. Herkesin bütün bilebildiği, doğru hipotezin, incelenmekte olan rakip hipotezler içerisinde yer almayabileceğidir. O halde eleme işlemi, sonunda ayakta kalabilen (yanlışlanamayan) hipotez için nasıl en ufak bir güven sağlayabilir? Eliminativizm savunucuları, bunun gerçek bir zorluk olduğunu ve olası hipotezlerin ilk kurgulanmasının hayal gücünden ayrık olup olmadığından şüphelenebileceğimiz birçok durumun mümkün olduğunu kabul etmek durumundadırlar. Eğer onlar, araştırıcıların, bazı durumlarda eleme işleminden kurtulan hipotezi kabul etmekte haklı olduklarına inanıyorlarsa, bu tür durumları ayırt etmek için bazı kriterler hazırlamaları gerekmektedir. Başında olduğumuz 21. yüzyılda dahil, henüz hiç kimse böyle kesin kriterler sunamamıştır.

Az önce ortaya atılan zorluktan kurtulmanın bariz bir yolu, bilimsel yargının geçici karakterini vurgulamak olacaktır. Bu taktik, bilimsel muhakemeyle ilgili görüşleri bilim adamlarının üzerinde muhtemelen diğer filozoflardan daha fazla etki gösteren Avusturya doğumlu İngiliz filozof Karl Popper (1902-1992) tarafından dikkate değer bir titizlikle takip edildi. Popper, kendisi bir mantısal pozitivist olmasa da, “bilimsel felsefeyi” ilerletmek isteyenlerin pek çok arzusunu paylaşmaktaydı. Mevcut felsefi tartışmaların “anlamsızlığa” düştükleri için başarısız olduklarını varsaymak yerine, gerçek bilimsel hipotezlerin sınırlarını belirlemek için “yanlışlanabilirlik” bakımından bir kriter önerdi. Bu kriter, onun bilimsel muhakemeyi yeniden yapılandırmasıyla bağlantılıydı: Bilimin, bilim adamlarının çürütmeye çalıştıkları “cesur varsayımlardan” oluştuğunu ve hayatta kalan varsayımların geçici olarak kabul edildiğini iddia etti. Popper, böylece belirli bir bilim adamı grubunun aklına gelen rakip hipotezlerle başlayan eleyici bir süreç öngördü ve (hipotezlerin) bir dizi deneyin sonucunda başarılı bir şekilde hayatta kalmasının “gerçekliğin” herhangi bir şekilde göstergesi olamayacağı endişesini bilimsel kabullerin her zaman için geçici ve kesin olmayan şeyler olduğunu vurgulamak suretiyle cevapladı.

Resim 2: Karl Popper’ın yanlışlamacılığı, “Bütün kuğular beyazdır” hipotezinin siyah bir kuğu görülmediği müddetçe (yani gözlemlerle yanlışlanmadığı müddetçe) geçerli olabileceği örneğiyle anlatılmaktadır.

Popper’ın bilim adamları üzerindeki etkisi, onun, araştırmacıların kendi akıl yürütmeleri süresince farkına vardıkları (bilimsel araştırmanın) özelliklerini doğru biçimde yakalayabilmesinden kaynaklanıyordu. Ancak filozoflar daha az ikna oldular. (Bilimsel) kabullerin geçici karakterde olduğunu ne kadar vurgulasa da Popper -onu okuyan bilim adamları gibi- açıkça, eleme işleminden kurtulmanın, bir hipotezi pratik bağlamda takip edilmeye ve uygulanmaya daha layık kıldığını düşündü. (Bu yaklaşıma göre cesur) varsayımlar ders kitaplarına yazılır, istekli bilim insanlarına öğretilir, ileride yapılacak araştırmalara güvenilir ve bazen çok sayıda insanın refahını etkileye(bile)n doğaya müdahaleler için temel olarak kullanılır. Şayet (bu varsayımlar) eleme testlerinin ateşine dayanarak ayrıcalıklı bir statüye kavuşurlarsa, Popper’ın görüşü üstü kapalı olarak eleme işleminin “kötünün en iyisi”ni izole etmekte olduğunu düşünenlere karşı bir çözüm bulmuş olur. Öte yandan “geçici kabuller” hakkındaki tartışmalar ciddiye alınırsa ve (hipotezlerin) “hayatta kalması” (onlara) özel bir ayrıcalık vermiyorsa, bu takdirde herhangi bir kimsenin bilimi “kitaplarda” bir isim olarak kullanma hakkına neden sahip olması gerektiği oldukça gizemli (problemli) olacaktır. ki şu anda birbirini izleyen yollarla (geçici açıklamalarla yazılan kitaplar) bilim adını almaktadır.[1] Popper’ın programı cazipti, çünkü eliminativizmin özelliklerini kapsamaktaydı. Ancak “cesur varsayımlar” ve “geçici kabul” retoriği, eliminativizmin karşılaştığı temel bir sorunu savuşturmanın bir yolu [2] olarak görülmelidir.

Eliminativizmle ilgili ikinci bir büyük dert, yanlışlama kavramının eliminativistlerin (Popper da dahil) kabul edebileceğinden daha karmaşık olduğu yönündeydi. Filozof-fizikçi Pierre Duhem’in (1861-1916) işaret ettiği gibi, deneyler ve gözlemler tipik olarak bir dizi farklı hipotezi test eder. Karmaşık bir deney, tahminlerle çarpıcı biçimde çelişen sonuçları ortaya çıkardığında, bir bilim insanının ilk düşüncesi; el üstünde tutulan bir hipotezi terk etmek değil aygıtın düzgün çalılıp çalışmadığını, kullanılan örneklerin saf olup olmadığını vb. kontrol etmektir. Bu durumun özellikle çarpıcı bir örneği, Kopernik’in sistemine verilen erken tepkilerden gelir. 16. yüzyılın sonlarında yaşayan astronomlar -ki neredeyse tamamı, gök cisimlerinin Dünya’nın etrafında döndüğüne dair geleneksel görüşe inanmaktaydı- şu (muhakemeye) işaret etmekteydiler: (Şayet) Dünya, Kopernik’in iddia ettiği gibi hareket halindeyse yılın farklı zamanlarında yıldızların farklı açılarla görülmesi gerekirdi; halbuki hiçbir değişim gözlemlenmemekteydi; öyleyse Kopernikçi (evren) anlayışı yanlış olmalı. (sonucuna varmışlardı). Kopernik görüşünün bir savunucusu olan Galileo, bu argümanın yanıltıcı olduğunu savundu. Yıldızların görülme açılarının görünürde sabit kalmasının Kopernikçi görüşle çelişmesinin (nedeninin) Dünya’nın hareket etmesinden dolayı değil yıldızların bize yakın olduğu şeklindeki sisteme eklemlenmiş hipotezden dolayı olduğunu (söyledi). (Aslında) Galileo, hipotezin ikinci kısmını terk ederek Kopernikçiliği yanlışlanmaktan “kurtarmayı” önermiş oluyordu. Yanlışlamanın yerine evrenin sanıldığından çok daha büyük olduğunu ve en yakın yıldızların açısal konumlarındaki farklılıkların çıplak gözle tespit edilemeyeceğini iddia etti. (19.yüzyılda gelişmiş teleskoplar yıldız paralaksını ortaya çıkardığında onun haklı olduğu gösterilmiş oluyordu).

Eliminativizm, (hipotezlerin) deneylerle meydan okunması (sonucu elenmeye karşı direnirken) bazı yardımcı hipotezlerle desteklenmesinin ya da hipotezlerin bir kısmının terk edilmesinin [3] rasyonel biçimde kabul edilebileceği bir açıklama getirmek durumundadır. (Eliminativizm) Galileo’nun durumunu, kanıtlara rağmen (el üstünde tuttuğu) gözde hipotezinde ısrar eden ve şimdiye kadarki deneylerin umulmadık şeylerden dolayı (hatalı sonuçlar verdiğini) öne süren birinin durumundan ayırt etmelidir. Sorun, Popper’ın eliminativizm versiyonu için özellikle şiddetlidir; çünkü şayet tüm hipotezler geçici ise, bazı olası (hipotezlerin) ciddi olmadığı gerekçesine dayanılarak, arka plandaki bilgiye başvurulmadan reddedilmesi mümkün olacaktır. (Ve bu olasılığa dayanarak kimilerinin bazı hipotezlerde ısrar etmesi daha sık gerçekleşebilecektir)

Yetersiz Belirlenim (Underdetermination)

Başlangıçta Duhem tarafından teşhis edilen yanlışlama kavramının karmaşıklığı, Amerikalı filozof W.V.O. Quine’in (1908-2000) çalışmaları aracılığıyla çağdaş bilim felsefesi üzerinde önemli bir etkiye sahip olabildi. Quine, herhangi bir kanıt karşısında herhangi bir hipotezi korumak için (her zaman bir yol bulunabileceğini) savunarak teorilerin (deneylerden gelen) kanıtlarla ancak yetersiz bir belirlenime kavuşabileceğini (savunan) genel bir tez önerdi. Bu tez, bir araştırıcının, seçilmiş bir hipotezi sürdürmeye devam etmek için gözlemler veya deneylerle başa çıkmanın her zaman tutarlı bir yolunu bulabileceği (belki de görünürdeki gözlemlerin aslında bir yanılsama-halüsinasyon olduğunu iddia ederek) anlamında sade bir mantıksal noktadan (hareket etmektedir). Sanki buradan bakıldığında abes (bir düşünceymiş) gibi görünüyor. Alternatif olarak bir kimse bu (iddiayı), rasyonelliğin ve bilimsel yöntemin tüm kriterlerinin, tercih edilen bir hipotezin görünüşte onu çürüten sonuçlardan korumanın bazı yollarını temin ettiği şeklinde yorumlayabilir. Son yorumla birlikte (yukarıda belirtilen alternatif yolda) Quine, bilim adamların “sağ duyusunun”, inatçı bulgulara yanıt vermenin meşru yollarını meşru olmayanlardan ayırt etmelerini sağladığına inanan Duhem’ın oldukça ötesine geçti.

Bu tezin daha güçlü bir yorumu, fizik biliminin tarihindeki az sayıdaki bilindik örneklerden ilham almaktadır. 18. yüzyılın başlarında, Leibniz ve Newton’un bir yardımcısı olan Samuel Clarke (1675-1729) arasında gök cisimlerinin “gerçek hareketleri” üzerine ünlü bir tartışma cereyan etmekteydi. Newton’u takip eden Clarke, gerçek hareketi, mutlak uzaya göre olan hareket olarak tanımladı ve güneş sisteminin kütle merkezinin mutlak uzaya göre hareketsiz olduğunu iddia etti. Leibniz ise,  güneş sisteminin kütle merkezinin mutlak uzaya göre sabit bir hızla hareket etmesi halinde, yapılabilecek tüm gözlemlerin, evrenin mutlak uzayda yer değiştirmesi durumundakiyle aynı olacağını öne sürerek karşı çıktı. Gerçekte, Leibniz, Newton’un teorisine, her biri toplanabilecek herhangi bir veri tarafından eşit derecede iyi desteklenmiş görünen çok sayıda alternatif sunnuştu. Teorik fiziğin son tartışmaları, bazen bu duruma benzer durumları örneklemektedir. Mesela sicim teorisinin belki de her biri elde edilebilecek tüm kanıtlarla eşit derecede iyi desteklenebilecek rakip versiyonları bulunmaktadır. 

Yanlışlama kavramının doğasında var olan karmaşıklığı gösteren bu tür örnekler iki önemli soruyu gündeme getirir: Birincisi, yetersiz belirlenme vakaları ortaya çıktığında, neye (hangi hipoteze) inanmak (daha) mantıklıdır? İkincisi, bu tür vakalar ne sıklıkla ortaya çıkmaktadır? Fizikten gelen motive edici örneklere verilebilecek oldukça doğal bir yanıt, gerçekten rakip hipotezlerin her birinin, mevcut herhangi bir kanıtla eşit derecede iyi desteklenecek bir teorinin gövdesine yerleştirilebileceği kabul edildiğinde, mevcut alternatif hipotezlerde bir şekilde ortak olanı yakalayacak daha minimal bir hipotez aranması gerektiğini öne sürmektir. Eğer bu doğal cevap doğruysa, Quine’nin geniş kapsamlı tezini söz konusu örnekler artık destekleyemeyecektir; çünkü bu takdirde (farklı hipotezleri desteklemek için verilen eşit derecede iyi olan) örnekler bir çift alternatif (hipoteze eşit derecede) inanmanın rasyonelliğini sağlayamaz, bunun yerine daha minimal (dar kapsamlı) ve eklemlenmiş olan hipoteze inanılabileceği üzerinde dururlar.

Yetersiz belirlenimin güçlü savunumuna ikinci bir itiraz, tarihsel örneklerin istisnai olduğudur. Belirli tipteki matematiksel teoriler hakkında toplanabilecek kanıtlarla ve (bunlara dayanan) makul varsayımlarla birlikte ciddi alternatif (hipotezlerin) formüle edilmesi mümkündür. Bununla birlikte, bilimin çoğu alanında, gerçek rakip-alternatif (hipotezleri) üretmenin bariz bir yolu bulunmamaktadır. Örneğin 1950’lerden bu yana bilim adamları, DNA moleküllerinin, bazların bir merdivenin basamakları gibi içe doğru çıktığı bir çift sarmal yapısına sahip olduğunu ve basit baz eşleştirme kuralları olduğunu savunmaktadırlar. Quine’in geniş kapsamlı tezi doğru olsaydı, bu hipotezi (DNA’nın çift sarmal olduğunu) destekleyen geniş veri yelpazesini eşit derecede açıklayacak bazı bilimsel rakip (hipotezler de) olmalıydı. Sadece böyle rakip bir (hipotez şu zamana kadar) geliştirilememesi değildir problem; aynı zamanda böyle bir rakibin var olduğunu düşünmek için de geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır. Bilim felsefesindeki birçok çağdaş tartışma, bilimsel keşif için algoritmalar arayan, Bayesçi doğrulama teorisi hakkındaki endişelere yanıt vermeye çalışan veya bir rakip geliştirmeye çalışan ve yanlışlama ve yetersiz belirlenim kavramlarını araştıran bu bölümün konularını ele almaktadır. Bu tartışmalar genellikle, girişimlerinin merkezinde yer alan bilim ve felsefe kavramlarına bağlı kalan başlıca mantıksal empiristler (Carnap, Hempel, Reichenbach ve Popper) tarafından başlatılan araştırmaları sürdürmektedir. Ancak önemli sayıda filozof için bu bölümde sorulan sorular, mantıksal empirizme tepkilerle, bilim felsefesindeki tarihselci dönüşle ve bilimsel araştırmanın toplumsal boyutlarına artan ilgiyle birlikte köklü bir değişime uğramıştır. Daha sonraki bölümlerde tartışılacağı gibi, şu ana kadar gün yüzüne çıkan bazı konular, farklı biçimlerde ve daha rahatsız edici sonuçlarla (yeniden) ortaya çıkmaktadır.

Dipnotlar

[1] Ç.N: İleride bu birbirini takip eden açıklamalardan bazılarının tamamen saçma olduğunun ortaya çıkarılması, yanlışlamacı doktrine göre mümkün olmasına karşın, kitaplarda yer alan ve belki de dayanaksız olan bu açıklamaları neden “bilim” adı altına alarak geçerli yaptığımız bu pasajda tartışılmaktadır.

[2] Ç.N: Dikkat edilirse Popper’ın getirdiği yenilik, başlangıçta olası bütün hipotezleri nasıl bilip onları teker teker deneylerle “eleyebileceğimiz” problemini çözmeye yönelik olmayıp bilimin zaten böyle işleyen ve bizi geçici kabullere ulaştıran bir aktivite olduğunu söylemekten pek öteye geçememektedir. Bu yaklaşımda, denemekte olduğumuz hipotezlerin sonucunda ayakta kalan son hipotezimizin “iyilerin en iyisi” mi yoksa “kötülerin en iyisi” mi olduğundan belki de hiçbir zaman emin olamayacağız, çünkü olası bütün hipotezleri bilimsel araştırmanın daha ilk adımında belirleyebilmemiz mümkün değildir. En nihayetinde Popper’ın “bilimin geçici kabuller” ortaya koyan bir disiplin olduğunu söylemesi, yerinde olmakla beraber bilimin güvenilirliğine gölge düşürmektedir.

[3] Ç.N: Hipotezlerin yardımcı hipotezlerle desteklenmesi veya bir kısmının atılması, hipotezde yapılabilecek ad hoc değişimlerdir ve bu ad hoc değişimlere karşı nasıl davranılması gerektiği yalın bir yanlışlama mefhumuyla (kavramıyla) açıklanamaz. Çünkü yanlışlanmak üzere olan bir hipotez, pekala üzerinde bazı değişimlerde bulunularak yanlışlanmaktan kurtarılabilir.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s